Epik bir masal

Epik bir masal
Epik bir masal

Baz Lurhmann?ın ?Avustralya?, filminde Nicole Kidman ve Hugh Jackman gibi, kostümler de başrolde

Australia/Avustralya' baştan sona çarpıcılığını, ihtişamını yitirmeyen, iki buçuk saat gibi uzun bir süre ilginizi ayakta tutan bir film
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi


 FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYINIZ

 LUHRMANN YEDİ YIL SONRA DÖNÜYOR...UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

AVUSTRALYALI SEKSİ SUNUCU...SEVİN OKYAY'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN


Şaşaaya odaklanan bir film ne zaman niyetlendiği çarpıcılıktan uzaklaşır? Sizi çarpmak konusundaki ısrarını belli edince mi? Yoksa o amacının altını doyuramadığında mı? Bu hafta gösterime giren Australia/Avustralya baştan sona çarpıcılığını, ihtişamını yitirmeyen, iki buçuk saat gibi uzun bir süre ilginizi ayakta tutan bir film olduğuna göre bu tarz defoları da aramanın âlemi yok. Ama nasıl olup da bu tuzaklardan kurtulduğu, yönetmeni Baz Luhrmann’ın kendine has tarzıyla doğrudan bağlantılı.
Avustralya, önceki filmleri Strictly Ballroom, Romeo ve Juliett ve Moulin Rouge/Kırmızı Değirmen’de kendine has bir görkemli dünya yaratan Luhrmann’ın, bu görkemi ülkesi Avustralya’nın tarihine yansıttığı bir epik hikâye. Ama tabii ki Luhrmann usulü bir epik söz konusu olunca tüm o destansı atmosfer, çılgın bir kostümlü baloya dönüşüyor. Sanki Nicole Kidman 1930’lardan bir asilzade, Hugh Jackman sert, maço bir maceracı kılığına girerek sete gelmiş gibi... Her şey öylesine bilinçli bir şekilde insanların kafasındaki klişelere uygun, bu klişelerden zevk alındığı o kadar belli ki!
Tabii ki bir projenin çıkış noktası, ülke tarihi olunca tartışmalar da kaçınılmaz. Baz Luhrmann’ın Avustralya tarihinden, 1930’lu, 40’lı yılların Hollywood’una yakışacak ihtişam ve eğlencede bir film çıkarması da herkesin hoşuna gitmedi. Çünkü Luhrmann’ın Avustralya’sı Aborijin çocukların asimilasyon politikasından II. Dünya Savaşı bombardımanına kadar ülke tarihinde önemli birçok noktayı hikâyesine malzeme yapıyor. İhtişamlı bir epikte, tüm bu ihtilaflı tarihi noktaların eninde sonunda üstesinden gelinmesi gerektiği malum. Bu pembe bakış, örneğin Guardian’dan Germaine Greer’in filmin “gerçek bir hikâyeden çok masala yaklaştığı” yönünde bir eleştirisine temel oldu. Ne var ki Luhrmann’ın da bu konuda pek bir itirazı olmaz muhtemelen. Zira yönetmen, tarzıyla filmde olan bitenin gerçekmiş gibi algılanmasını istemediğini ta başından belli ediyor. Onunki, kendi ülkesinin tarihine bakmak, bunu yaparken de epik sinema klişelerine eğlenceli bir saygı duruşunda bulunmak. Tıpkı Kırmızı Değirmen’de sanat tarihinde önem sahibi bir mekânı, delidolu bir pop müzikaline sahne yapması gibi...

Böyle de olabilir
Şimdiye kadarki Baz Luhrmann filmografisine bakın, “Şöyle bir durum da olabilir” duygusunun baskınlığını fark edersiniz. Romeo ve Juliett arasındaki aşk, bugünün Los Angeles’ında da vuku bulabilir, üstelik bu hikâye şurup misali tatlı bir pop estetikle aktarılabilir... Ya da Moulin Rouge bohemlerinin yaşam tarzları Bollywood usulü bir sahnelemeye de malzeme olabilir, Madonna, Police şarkıları da pekala buna uyum sağlar gibi... Luhrmann filmlerinde hikâyeler ve karakterler gayet tanıdık ama onun aktarılış tarzı, sahne geçişleri ve mizansenler şimdiye kadar tanık olduklarımızın çok ötesinde. Onun filmleri sinemanın cazibesinin yeniden gücünü bulduğu eserler. Avustralya’yı da, Kırmızı Değirmen’i de, Romeo ve Juliett’i de DVD’den veya televizyondan seyrederek zevk alabilirsiniz. Ama hepsi illa ki bir kere sinemada seyredilmesi gereken filmler. Bu ihtişamı yaratırken kendi imzasına dikkat çekmesi, varlığını sürekli hatırlatması işin başka bir boyutu.
Misal Avustralya’da belli ki, gerçekmiş gibi yapan bir hikâyeyi değil, Baz Luhrmann’ın, epik film tarihine bakışını seyrediyoruz. Oz Büyücüsü müzikaline ve onun hit şarkısı ‘Somewhere Over the Rainbow’a sık sık yapılan göndermelerle de altını çizdiği üzere Luhrmann, epik film klişelerinden bir masal ortaya çıkartıyor.
Ama epik sinema klişelerini yücelttiği söylenen değerlerden çok farklı yerlere gidiyor. Örneğin Nicole Kidman’ın canlandırdığı Lady Sarah, tehlikeli bir ortamda bir erkeğin, Hugh Jackman’ın önderliğine ihtiyaç duysa da güçlü bir kadın figürü olarak belleklerde yer ediyor. Ya da Aborijinlerle beyaz Avustralyalılar arasındaki iyi ilişkilerin illa ki sömürgeciliği onayan bir bakışı yansıtması gerekmiyor. Baz Luhrmann’ın masalsı mizansenleri, eğlenceli diyalogları hikâyelerindeki düz gidişatın altını oyup farklı olasılıkları düzlüğe çıkartıyor. Kendisi, sinemada ihtişamın illa ki belli kalıplara sığmasının gerekmediğini gösteren en yaratıcı yönetmenlerden ve iki buçuk saatlik bir epik çektiyse ilgi göstermekte fayda var.