Felsefe ne yana düşer usta, hamaset ne yana?..

Felsefe ne yana düşer usta, hamaset ne yana?..
Felsefe ne yana düşer usta, hamaset ne yana?..
Kurtuluş Savaşı'na katılmak için eğitimlerini yarıda bırakan Kayserili 63 öğrencinin hikâyesini anlatan 'Taş Mektep' görselliğiyle idare etse de içerik açısından hamasetin ötesine geçemiyor.

Kanije, Plevne ya da Çanakkale… Tarih sayfalarımıza ‘savunma’ başlığıyla geçen muharebeler… Bir zamanlar hem kulüp takımlarımızın hem de milli takımın güçlü rakipler karşısında sahaya defansif mantığın üzerine kurulu oyun sistemleriyle çıkıp da çok çabuk çözülmeleri ve kolay gol yiyerek mücadeleden farklı mağlup ayrılmaları üzerine, “Peki ama niçin?”e kafa patlatırken aklıma hep bu tarihi savunmalar gelirdi. “Geçmişi bunca ‘defans zaferleri’yle dolu bir ülkenin çocukları aynı işi niye futbol sahasında beceremezler?” diye sorup dururdum kendi kendime. Son bir yıldır enikonu benzer bir soruyu sinema salonlarından çıkınca soruyorum: “Tarihi, zaferler ve yenilgilerle dolu bir geleneğin üzerinde oturan bu toprağın çocukları, neden doğru dürüst bir savaş filmi çekemez?” Birkaç ay önce izlediğimiz ‘Çanakkale 1915’te de filiz veren bu düşünce, bugünden itibaren gösterime giren ‘Taş Mektep’te daha bir ete kemiğe büründü. Bu iki yapım da tüm emeklere, tüm iyi niyetlere, tüm kostüm tasarım gibi yan unsurlardaki belli bir düzeyi yakalama başarısına rağmen genel toplamda değil yarına kalmak, bugünde bile bizde heyecan ve iz bırakacak bir yapıt olma fırsatını kolayca harcıyor.
Evet, geçmişte bu tür filmleri çekmek çok zordu, para yoktu, teknik yoktu, altyapı yoktu vs. Ama bugün parayı da tekniği de teknolojiyi de buluyoruz ama yine de ortada doğru dürüst bir ‘savaş filmi’ yok. Bu genel ‘önyargılarımızı’ paylaştıktan sonra ‘Taş Mektep’ özeline inelim. Yıl 1921… Ülke, Atatürk ’ün ‘Gençliğe Hitabe’sinde de vurguladığı “Bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış” durumunu yaşıyordur. Kayseri’deki Taş Mektep’in öğrencilerinden Mehmet ve bir grup arkadaşı böylesi bir ortamda okumaktan çok cepheye gidip savaşmak gerektiğine inanır. Başlarındaki Güzide öğretmen onların yaşları itibariyle henüz bu kadar büyük bir yükü kaldıramayacağını düşünse de yöreye gelen Yüzbaşı Tevfik, Mehmet ve arkadaşlarına güvenir ve gençlerin kısa süreli bir eğitimden geçerek işgale karşı verilen mücadelede önemli bir güç olacağını düşünür. Nitekim okulun son sınıfındaki 63 öğrenci, 1920-21 öğretim yılını cephede geçirmek ve bir ulusun geleceğine katkıda bulunmak üzere harekete geçerler…
İlle de ‘Gelibolu’
‘Çanakkale 1915’, ‘Görüntülü tarih dersi’ gibiydi. Ortada doğru dürüst bir senaryo yoktu ve ‘Yeni başlayanlar için Çanakkale Destanı’ olmaktan öteye gidemiyordu. ‘Taş Mektep’, bir adım ileride duruyor. Bu kez ortada iyi kötü bir senaryo var, araya irili ufaklı kimi insani meseleler (aşk mesela) serpiştirilmiş. Ama yine de yönetmenliğini Altan Dönmez’in üstlendiği yapım, temel olarak savaş fikriyatı açısından pek bir şey söylemiyor. ‘Yerli’ patentli bu tür filmlerde çokça rastladığımız üzere, bir noktadan sonra hamaset ve milliyetçilik öykünün asıl tonuna dönüşüyor. ‘Çanakkale 1915’ vesilesiyle de yazmıştım, bu saatten sonra yaşanılanlara şöyle bir durup geriye dönüp bakarken bizi ‘gaza getirecek’ filmlere değil, meseleyi serinkanlı, tarihsel ve ideolojik bir perspektifle ele alacak yapımlara ihtiyacımız var. ‘Çanakkale 1915’in bir sahnesinde Kürtçe konuşan bir er devreye giriyor ve biz buradan şunu anlıyorduk: “Bu savaşı Türk-Kürt birlikte verdik.” ‘Taş Mektep’ de karakterleri arasına Ermeni ve Rumları da alarak (ki bazı Rumlar ‘hain’), benzer bir ‘açılım’a soyunuyor ve “Biz bu savaşı bizden Ermeni ve Rumlarla verdik” demeye getiriyor. Ama tabii ki bu tür ‘kenar süsleri’, filmin genel çerçevesi itibariyle yeterli olmuyor. Bir de ‘Taş Mektep’in, birkaç yıl önce izlediğimiz ve 1915 Ocak’ında Van’daki cephaneyi zorlu doğa koşulları altında sınıra taşımak için yola çıkan 120 çocuğun mücadelesini perdeye taşıyan ‘120’yle konu itibariyle ‘akrabalığı’ var.
Sonuç? ‘Çanakkale 1915’ eleştirimde de belirtmiştim, mesela böylesi bir çabada ben felsefi bir bakış açısı bakımından Peter Weir’in ünlü klasiği ‘Gelibolu’yla (Niye bu film, çünkü bize Anzak gençlerinin nasıl kandırılıp Çanakkale önlerinde kendilerini ilgilendirmeyen bir savaşan kurbanlarına dönüştüğünü anlatıyordu) ortak noktalarda buluşmayı bekliyorum. Tamam, ‘Gelibolu’, keza Malick’in ‘İnce Kırmızı Hat’ı (Thin Red Line) gibi yapımlar üst noktalarda seyrediyor ama artık bize tarih dersine soyunmayan, vatan millet edebiyatı yapmayan ya da yaparken daha incelikli, zekice ve yaratıcı olmayı başarabilen filmler lazım. O, çoğu kez mesafeli durduğumuz Hollywood’un, mesela hamaset örneklerinden ‘Pearl Harbor’da bile hem bir öykü hem de tarihsel bir arka plan vardı. Evet, artık nispeten daha inandırıcı ve estetik savaş sahneleri çekebiliyor ya da ağır çekimlerle belli bir görsel düzey yakalayabiliyoruz ama işin teknolojik yanını halledip esas meselede yeni adımlar atamamak, aslında yerimizde saydığımızı gösteriyor.
Ya oyunculuklar derseniz böyle bir mantıkta kuşkusuz onların emeğine de yazık olmuş. Çünkü film özel performansları göstermeye müsait bir çizgide gelişmiyor, öyküde herkes kendisine düşen hamasi sözcüklerle yoluna devam ediyor ve geriye oyunculuk açısından pek bir iz kalmıyor. Tabii bu noktada şu itiraz da yapılabilir; o dönemler yokluk ve kıtlık içinde, sefaletle donatılmış bir ülke vardı, insan malzemesi kırılıyordu ve sürekli savaşlardan bitap düşen bu insanlardan ne tür ilginç öyküler çıkarılabilir? Evet, böylesi bir savunma haklı gibi gözüküyor ama benim kastettiğim zaten böyle bir savaşın içine neden itildiğimizi de arka planda söylemeyi başarabilen ve yerelden evrensele uzanan bir görüşün peşine düşmeye soyunan filmler. Yoksa bildiğimiz anlamda mesajlarla dolu yapımlar, Emin Oktay usulü tarih kitaplarını (bizim zamanımızda ortaöğretimde tarih bilincimiz üstadın yazdıklarıyla oluşurdu) görselleştirmekten öteye gidemiyor.
Sonuç? İyi niyetin içerikle de desteklendiği ve zaman zaman bu çağda bile kapımızı çalmaya yeltenen savaş belasının daha doğru okumalarla karşımıza geldiği filmler dileğiyle diyelim…