Gökyüzünde yalnız gezen insanlar...

Gökyüzünde yalnız gezen insanlar...
Gökyüzünde yalnız gezen insanlar...
Atılmasına karar verilenlere, bu durumu bildirmek durumunda olan bir adamın hikâyesini anlatan 'Aklı Havada', yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle gerçek bir 'felaket filmi' olmuş. Genç yönetmen Jason Reitman da, bu felaketin panoramasını sevimli, sempatik ve akılcı bir üslupla çizmiş
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FOTOĞRAFLARI VE FRAGMANI İÇİN TIKLAYIN

 

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

Malum, Amerikan sineması ‘felaket filmleri’ni çok sever... ‘2012’in şoku üzerimizden ‘henüz’ atılmışken yeni yılın ilk ‘felaket filmi’yle de bu hafta yüzleşiyoruz. Hoş, genç yönetmen Jason Reitman’ın imzasını taşıyan ‘Aklı Havada’da (Up in the Air), sırasıyla çöken büyük eyaletler, dünya başkentleri ya da özel efektlerin boy gösterisi yok ama önce Amerika’yı, ardından da insanlığı derinden etkileyen ‘ekonomik kriz’in izleri var. Yani bu kez ‘gerçek’ bir felaketin filmiyle karşı karşıyayız. Walter Kirn’ün 2001 tarihli romanından sinemaya uyarlanan yapımda öykü, günümüze taşınmış ve var olan ahlaki ve ruhsal krize, ekonomi de eklemiş. ‘Aklı Havada’nın merkezinde 40’lı yaşlarını süren, yalnız mı yalnız bir adam var. Ryan Bingham adlı kahramanımız, küçülme yolundaki şirketlerin, çeşitli şehirlerdeki ofislerine gidip kapıya konulmasına karar verilen elemanlarına, bu kötü ‘haberi’ kimi kelime oyunlarına başvurup süsleyerek verme gibi ‘kirli bir iş’in sahibi. Ya da amiyâne tabiriyle bir ‘felaket tellalı’.
Havalimanı sevdalıları..

Bu iş için yılın 322 günü, uçakla seyahat ederek oradan oraya koştururken bütün hayatını bir valizin içine sıkıştırıyor. Evi yok, karısı, çocukları yok, dolayısıyla da ‘köksüz’ bir hayatın sahibi. Ama bir an durup düşünme fırsatı da olmadığı için, durumunu kendi açısından vahim olarak da nitelemiyor. Özgür, başına buyruk yaşayıp gidiyor. Ve yollarda tanıştığı, çekici bir işkadını olan Alex Goran’la da, rastlaştığı noktalarda ‘geleceksiz’ bir ilişkiyi paylaşıyor (Halk arasında ‘Fuck body’ denilen cinsten. Sinemada, yakın bir zaman önce Julia Roberts’la Clive Owen’ın başrollerini paylaştığı ‘Duplicity’de de, benzer bir ilişkiye tanık olmuştuk. Ayrıca ‘Aklı Havada’, ‘Havalimanı sevdaları’ açısından uzaktan uzağa Dustin Hoffman ve Emma Thompson’lı ‘Last Chance Harvey’i de hatırlıyoruz).

Ve fakat, patronu Craig Gregory günün birinde Ryan’ı merkeze çağırıp bundan böyle, genç ve enerjik verimlilik uzmanı Natalie Keener’ın, var olan sistemi demode kılan yeni fikirlerinin ve tarzının uygulamaya sokulacağı söylüyor. Peki yeni sistem ne derseniz de, olay şu: Bingham’ın yaptığı, “Özetle kovuldunuz” konuşması, artık insanların yüzüne karşı değil ‘webcam’den, bir tür ‘telekonferans sistemi’yle gerçekleşecektir. Böylece de, ‘felaket tellalları’nın da şehir şehir gezmesine gerek kalmayacaktır. Ryan, yanında Natalie’yle birlikte hem eski, hem de yeni uygulamayı yerinde görmek ve göstermek üzere yola koyuluyor. ‘Aklı Havada’, birkaç koldan ilerleyen bir film. Merkezde öncelikle bir kapitalizm eleştirisi var. Genç Natalie’nin önerisiyle birlikte, aslında sistemin eski yöntemlerinin bile daha insani olduğunu düşündürebilecek hamlelere hazır olmamız gerektiği yönünde bir mesaj almak mümkün (hoş, 90’lı yıllarda Türk basınının kimi patronları, birçok eski ve emektar kaleme, kartlarını turnike kapılarında okutmayarak, ‘Aklı Havada’nın ‘akla getirdiği’ yöntemleri çoktan denemişti ya). Öte yandan bu kapitalizm eleştirisinin yanında, çoktan mutsuzlaştırılmış ama Ryan gibi yaşananları ‘mutsuzluk’ olarak addetmeyenlerin öykülerine de mikrofon uzatıyor. Reitman’ın filmi, aynı zamanda Natalie Keener gibi, çok iyi okullarda okumuş, hemen sistemin en üst noktalarına gelmeye talip, hırslı, genç ‘genius’ların da, o büyük özgüvenlerine rağmen ilk sert savunma bloğunda nasıl darmadağın olduklarının da altını çiziyor. Keza öykü Ryan’ın, kardeşinin düğünü dolayısıyla Winconsin’e, kahramanın ‘doğup büyüdüğü topraklara geri döndüğü bölümlerde de, taşranın yalnızlığına ve orada da pek bir çözüm olmadığına dikkat çekiyor (mesela damat, tam da tören öncesi evlilik korkusu yaşıyor ve film, bu fobisinin, boş bir korkuya tekabül etmediğini bize gösteriyor. Hoş, hayat da bunu gösteriyor ya). Alex ise, özellikle düğün seremonisi boyunca, Ryan’a eşlik ederken, adamcağızın aklına evliliği ve birine bağlanmayı düşürüyor ama gelgelelim onun da, bu sisteme yönelik kendince bir ‘itirazı’ var ki, bu itirazı da anlatmaktan ziyade, salonun yolunu tutanların keşfetmesine bırakalım.

Zamanımızın Cary Grant’i
Oyunculuklara gelince; Ryan’da George Clooney, yine zamanımızın Cary Grant’i olduğunu hatırlatır kadrajlarla ve mimiklerle karşımıza geliyor. Orta yaşında keşfedilen tecrübeli aktör, her zamanki gibi pür karizma, pür yakışıklılık ve pür sevimlilikle huzurlarımızda. Clooney’in, ‘One Fine Day’de Michelle Pfeiffer’le birlikte olduğu her kare bana, “İşte modern zamanların birbirine en çok yakışan çifti” diye düşündürmüştü. İki yıl sonra, ‘Out of Sight’ı izlediğimde de Jennifer Lopez’le birlikte olduğu her karede, benzer bir duyguya kapıldım, Clooney şimdi de, Alex rolündeki Vera Farmiga’yla birlikte aynı hissiyatı yayıyor perdeye. Şöyle bir tarife soyunmak zorundayım: Clooney, gerçek santforlara benziyor. Yanına kimi koyarsanız koyun, o sanatını gösteriyor, gollerini sıralıyor...
‘The Departed’dan bu yana yükselişi süren Farmiga da, sanırım ‘Aklı Havada’dan sonra ‘Premier Lig’e dahil olanlar arasına katılacak. Natalie’deki Anna Kendrick ise, sinir bozucu kız rolünde, yeterince sinir bozucu... İşten atılanlar grubunda rastladıklarımız arasında da ‘The Hangover’dan aşina olduğumuz Zach Galifianakis ve ‘Juno’nun babası olarak hatırladığımız JK Simmons, bir parça öne çıkıyor, Ryan’a 10 milyon uçuş miline ulaşan o ‘çok özel’ yolculardan birini hatırlatma görevini üstlenen kaptan pilotta da, karşımıza bıyığın en çok yakıştığı adamlardan biri olan Sam Elliott’ın çıkması filmin bir başka hoş sürpriziydi (bizim kuşak 1944 doğumlu bu oyuncuyu, 70’lerin sonunda, TRT dönemindeki ‘Aspen’ adlı dizide tanımış ve sevmişti).

Adam kovma sanatı
‘Hayalet Avcıları’ serisinin yönetmeni olarak bilinen Kanada kökenli Ivan Reitman’ın, babası gibi yetenekli oğlu Jason’ın imzasını taşıyan ‘Aklı Havada’ sonuç olarak ‘Adam kovma sanatı’ üzerine bir şeyler söylerken, son derece ‘bireysel’ bir dünyanın açmazları ve yarattığı iletişimsizlik üzerine de, felsefi açıdan karamsar, ama üslup olarak komik ve neşeli bir hava tutturuyor. Doğrusu ben kendi açımdan galiba bu filmden daha fazla şey bekliyordum ve bittiğinde de, perdede o kadar da derin bir şey seyretmediğim hissine kapıldım. Ama yine de hakkını yemek istemem, daha önce ‘Juno’sunu seyrettiğimiz (DVD’si çıkan, ilk filmi ‘Thank You for Smoking’i henüz izlemedim) Jason Reitman’ın bu genç yaşında, bu hoş filmin altından kalkması, gelecekteki işleri açısından ümit veriyor. Gerçekçi sonu da cabası...