Gurbetçilerin renkli hayatları

Gurbetçilerin renkli hayatları
Gurbetçilerin renkli hayatları
Made in Europe, göç filmlerinde işlenen kuşak çatışması, yabancılaşma, mafyalaşma temalarından farklı olarak, Avrupa'da yaşayan Anadolulu gurbetçilerin renkli hayatlarından kesitler sunuyor


FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ



Film aynı gecede Madrid’de, Paris’te ve Berlin’de yoğunluklu olarak Türk göçmenler arasında geçen ancak diğer uluslardan insanların da içine girdiği giriftli üç öyküden oluşur. Öykülerimiz ABD’nin Afganistan’a girdiği günün gecesi geçmektedir. Bu olay her bir filmde televizyonda haberlerde duyulur. Böylelikle öyküler arasında zaman birliği sağlanır.


MADRİD

Sorun çıkarttığı için birçok kebapçıdan kovulan Ali’nin Madrid’de son gecesidir, çünkü iltica başvurusu reddedilmiştir. Arkadaşları dükkânları kapandıktan sonra Ali’yle birlikte vakit geçirmek için Tarkan’ın evinde bir araya gelirler. Halil de davetlidir. İstemeyerek gider çünkü bütün gece boş konuşmalarla ve anlamsız kavgalarla geçecektir. Halil Tarkan’ın evine diğerlerinden önce varır ve Ali’yle Avrupa’da adam olmakla ilgili konuşurlar. Restoranda bir türlü denkleşmeyen kasa hesabıyla ilgili uzun bir konuşmadan sonra diğerleri de eve gelirler. Geceyi Yusuf’un karısına nasıl şiddet uyguladığı ve karısının O’nu nasıl şikâyet ettiği ile ilgili dedikodu yaparak geçirirler. Yusuf arkadaşlarına çok sinirlense de bir şey yapamaz. Başka bir kavga konusu da kasada eksik olan paradır. Valencia limanından çalınan gemiler, Yusuf’un Paraguaylı karısı ile Berlusconi arasında kurulan mantıksız bağ, tsunami hikâyeleri, kimin Çince bildiği vs. gece boyunca konuşulan diğer konulardır. Gecenin sonunda Halil Ali’yle vedalaşır. Dönüş yolunda Madrid’in nemli ve soğuk caddelerinden geçerken Halil başka hikâyelerle ve başka yabancılarla karşılaşır.


PARİS

Hasan, Mehmet, Fethi ve Celal bir antikacıda hamal olarak çalışlar. Çalıştıkları yerde sorumlu olan Remy’yi beklerken Fethi’nin yeni cep telefonu ve onun ailevi ilişkileri ile tartışırlar. Bu tartışma onların aileler ve ilişkiler hakkında neler düşündüklerini anlatır.

İş sırasında eski halterci olan Celal çok büyük bir masayı tek başına taşımakla ısrar edince ertesi gün açık artırmaya çıkacak olan bir avizeyi kırar. Bunun sonucu olarak oradan kovulurlar ve her zaman gittikleri Türk kahvesine giderler. Serdar adlı birinin sahibi olduğu bir kebapçı dükkanında tekrar çalışmaktan bahsederler ama Fethi bu fikre sert muhalefet eder. Herkese eski arkadaşlarının deli ve homoseksüel olduğunu düşündürten garip hikayeler anlatır. Bu sırada Serdar aynı kahvenin mutfağında oranın sahibiyle birlikte geceyarısı yemeği yemektedir. Serdar da Fethi hakkında dedikodu yapıp herkese kendisini küçük gördükleri için kızar. Yemeğini bitirdikten sonra hepsi aynı masada bir araya gelirler. Çarpışma çok sert geçecek gibidir ancak masadaki bilge ve yaşlı adam her iki genci de utandıran bir hikâye anlatarak onları yatıştırır. Hayat devam etmektedir ve onların dışındaki insanlar, patronlarından şikâyet etmeye korkarlar zira uzakta bakmak zorunda oldukları çocukları vardır. Bir başkası Almanya’da bir akıl hastanesinden kaçmış, elindeki taşınabilir bilgisayarı satmaya çalışıyordur.


BERLİN

Cem ve Ahmet, Ahmet’in yaşadığı mülteciler yatakhanesinde vakit geçirirler. Genç ve başarılı bir mühendis olan Cem konuşmaları boyunca Ahmet’in inanılmaz geçmişini keşfeder. Ahmet bu birliktelik sırasında göçmenler arasında “kâğıtsız” olanların anlatılmamış karanlık ilişkilerinden, kendisinin Almanya’ya nasıl geldiğinden, nasıl mülteci durumuna düştüğünden kadınlara nasıl davrandığından bahseder. Bu sırada daha önce Ahmet’in daha önce çalıştığı restoranda onun iş arkadaşları ile karşılaşırız. Türkiye’den gelmiş bir baba ve oğul; Almanya doğumlu, bağımsız bir kız olan Aylin, Bulgar-Türk Gülay. Bu karakterleri biraz daha iyi tanıdıktan sonra, restoranın sahibi olan Yılmaz ve hemen ardından da siyahî bir Kübalı olan Aylin’in yeni erkek arkadaşı Almando gelir. Yılmaz ve Armando, Castro ve Küba’nın geleceği ile ilgili tartışırken, Yılmaz polisten gelen bir ceza olduğunu düşündüğü bir kâğıdı yırtar. Aylin bu kâğıdın Ahmet’in iltica başvurusuna verilmiş olan olumlu yanıt olduğunu keşfeder. Aylin daha sonra Ahmet ve Cem’le Armando’nun çalıştığı barda karşılaşır ve neler olduğunu Ahmet’e anlatır. Ahmet’in tepkisi ise kestirilemez.


YAPIM NOTLARI


Göç, en önemli, en belirgin nedenlerinden en küçük sonuçlarına kadar son yıllarda sosyologların üzerinde en çok tartıştıkları konulardan biri. Ama üzerinde ne kadar çok analiz yapılırsa yapılsın ne kadar çok teori üretilirse üretilsin her zaman eksik bir şeyler kaldığı ya da yapılan analizlerin ve üretilen teorilerin sorunları çözmediği çok açık, çünkü göçmenlerin günlük hayatları çok daha renkli, çok daha zengin, çok daha kendine özgü durumlar içeriyor. Böyle olmasına rağmen şimdiye kadar sinemacılar tarafından hep benzer gözlerle incelendi benzer temalar işlendi ki bunlar: adaptasyon veya entegrasyon sürecinde ortaya çıkan aksak durumlar, birinci, ikinci ve üçüncü kuşak arasında çıkan çatışmalar, ya da göçmenler tarafından kurulmuş küçük sokak mafyaları arasında geçen olaylar. Bunların yabana atılacak, görmezden gelinecek bir yanı yok elbette, ancak, sürekli bunlardan bahsetmek sanki üçüncü dünyanın az gelişmişliğini tekrar tekrar ortaya koymak ve varolan “çalışmaya gelecekler gelsin, diğerlerini istemiyoruz” söylemini onaylayan, aynı zamanda her gün işine gidip gelen göçmen figürünü (ki bunlar göçmenlerin yüzde doksanı) yok sayan bir yaklaşım.
Bu o kadar geniş bir konu ki dünyanın her yerinden gelen göçmenleri bir kitapta ya da tek bir filmde göstermek çok mümkün değil. Benim bakışım, genel olarak Türkiye kökenli göçmenler üzerine yoğunlaşıp onların günlük hayatlarından bir kesit vermeye çalışırken aslında göçmenlerin sorunlarının “göçmeyenlerin” sorunlarından çok da farklı olmadığını göstermeye çalışan bir bakış.
50 yıl önce başlayan bu yolculuğun hedefini genellikle Kuzey Avrupa ülkeleri oluşturdu. Buralarda kendilerine yer bulamayan ya da buralarda sıkılan ya da başka bir yerde daha iyi bir fırsat gören insanlar diğer ülkelere dağıldılar. Son yıllarda İspanya’ya göçmeye başlayan bir grup insanın restoranlar aracılığıyla başladığı bu yolculuk kendi içinde birçok öyküyü de barındırıyor ister istemez. Bu insanlardan her birinin, (ben de dâhil), anlatacakları çok fazla kişisel öyküleri var. Neydiler ne oldular, ne bulmayı umuyorlardı ne buldular, kaybettikleri ve kazandıkları vs. Bütün bunların ötesinde kaybetmemek uğruna fedakârlıklar ettikleri... Bu insanların çoğu için İspanya’ya gelmek umutla eş anlamlıydı. Aynı zamanda sıfırdan başlamakla, eski hayatı geride bırakmakla... Bu insanların hayatlarında fırsat her an şekil ve yer değiştirdiği için göçmenlerin yolculukları da bir türlü bitmek bilmez. Hikâyeler birikir ve ağızdan ağza anlatılarak bir önceki ülkenin ya da şehrin anıları haline gelir. Bu yüzden “gurbette yolculuklar vedalaşmadan başlar”... Bu yüzden birçok hikâye fark edilmeden o hikâyenin sahipleriyle birlikte yok olur. Kuşbakışı bakıldığında Kuzey Avrupa merkezli sentrifuj hareket içerdiği hikâyelerle birlikte inanılmaz hatta delilik gibi görünebilir ancak Pasifik’te seyreden yük gemilerinde aşçı olarak çalışmış bir “yersiz”, Belçika’da ekmek fabrikasında çalışırken başına gelenleri İspanya’da döner keserken anlatabilir. Ardından da Arjantinli ev arkadaşıyla birlikte yeni bir ev bakmaya gidebilirler. Bu, içine değişik dillerin kültürlerin ve duyguların bir araya geldiği çok “sıradan” bir hikâyede olabilir. Hissedilenler ve yaşananlar o kadar karmaşıktır ki şizofreni duygusu verebilir.
Bu insanların günlük hayatları çok çatışmalı, dramatik, hatta eğer nereye bakacağınızı iyi hesaplarsanız çok komik ve trajik de olabilir. Bu denli zengin hikâyelere sahip bir hayatı anlatmanın ancak belli dramatik kalıplardan “saparak” mümkün olduğunu ve görsel dilin giderek belgesele yaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Hiç değilse bu yeni dilli, anlattığım insanlara ve hikâyelerine haksızlık etmemek için denemek niyetindeyim.
Karakterlerle ilgili söyleyebileceğim ise şu: Bu insanların çoğu “kâğıtsızdır”. “Gurbette kâğıtsız” olmak ise sürekli ve mecburi bir suskunluk demektir. Suskunluk, “fırsatları” (?) kaçırmamak, arkadaşlıkları ve sıkı sıkı tutundukları çevreleri kaybetmemek için mecburidir. Bu sürekli suskunluk hali, hissedilenlerin ve bilhassa öfkenin ve acının yutulması mecburiyeti, bir süre sonra kendini ifade yollarını kaybetmeye, giderek şizofreniye ve elbette onur ve gururun kaybolmasına yol açar. Bir noktadan sonra insan ilişkileri, taraflar farkında olmasa bile, artık acımasız ve merhametsiz bir hal alır. Yaşadıkları koşulların ağırlığı, özellikle Anadolulu olan bu erkeklerin gururlarını sürekli ezer. Makalelerde, uluslararası yazışmalarda, araştırmalarda “Entegrasyon” dedikleri şey de zaten ve tamamıyla budur aslında. Her zaman “başarıya” ulaşmasa bile…
Filmin bir diğer önemli meselesi ise bu koşullarda gelişen benzersiz işçi-patron ilişkidir. Benim çok yakından izlediğim bir süreçte “gurbete” gelenler, sınıf atlama istekleri doğrultusunda işçiyken kendi işyerlerinin sahipleri oldular. Bu yeni “patronlar”, kimse onların memleketinden gelen insanların halini onlardan daha iyi bilemeyeceği için (!) kendi insanlarına iş vermeyi tercih ettiler. Çoğu zaman bu şirketlerde çalışmanın ağır koşullarından, uzun çalışma saatlerinden, kısacası göçmen patronların diğer göçmenlerin zor şartlarını kendileri için bir avantaja çevirmelerinden şahsen benim pek anlayamadığım bir “politik doğruluk” (political corectness) adına söz edilmedi. Bir şekilde toplumlar bu haksızlığa izin verdiler ya da bunu görmezden geldiler. Göçmen patronlar için ise bu durum “bazı zavallılara fırsat vermekten” başka bir şey değildi. Onlar birbirlerinin halinden iyi anlayan “gurbetçiler” idi.
Sorunlar bu kadar büyük ve çeşitli olmasına rağmen sessizliğin hakim olduğunu görmek çok kolaydı. Göçmenler dinlerler, küfür ederler ama kurallara uyup verilen işi tamamlarlar. Yapılan işte herhangi bir aksaklık olursa, ezilenlerin birbirine ihaneti genel kuralı gereğince, kendi içlerinde bir suçlu ararlar ve bulurlar. Aralarındaki küçük suçluyu ararken sarkastik espri anlayışlarını korurlar. Zaten bu espri anlayışı olmadan yaşamaları mümkün değildir. Ama bu sarkastik durum, her zaman herkes için komik değildir. İşte bu projede biz bu “komik” anları pek de komik bulmayan o “bazılarına” yer vermeye çalıştık.


KARAKTERLER
AHMET (Ali Rıza Kubilay)

Burası güzel. Burada kalmayı seviyorum ben. Yoksa restoran üstlerinde falan... Daha perişan oluyor insan. Tabi bazen o perişanlık da güzel oluyor, geçtiği zaman. Arkana bakıyorsun vay be bir macera daha yaşamışım gibi. Şimdi burası da öyle… İranlılar var. Kolombiyalılar var. Güzel çocuklar hepsi. Burada kalmanın bir de iyi yanı var. İnsanlar buradan dağılıyorlar sağa sola, iş bulunca mahkemeleri bitince. Sen de çıktığın zaman gidecek yerin oluyor. Hasanlarla çalışmadan önce ‘festlerde’ falan çalıştım. Buradan başkası adam lazım diye aradı da öyle iş bulduk yani.
Bizim orası daha delikanlı yeri. Ablalarım falan örgütlüydüler ama bize zor geldi o disiplin. Zaten babam ya kahvede ya kulüpte… Oralarda büyüdük. Ne beklersin ki benim gibi adamdan. Ağabeyim hapiste mesela. Adam vurdu. Kumar meselesi. Onu da vurdular hapse girmeden önce. İşte askerden de yırtmış oldu. Ağabeyim, ağabeyim diyorum. Aziz ağabeyimin adı... Onu vuran çocuğu da ben vurdum. Tabancayla. Boşalttım şarjörün hepsini, sonra korktum attım silahı. Polis yakaladı. İki üç gün dayak attılar. Bacağından vurmuşum çocuğu. Ben farkında değilim. Ölmüştür diyordum. Meğer bir kurşun isabet etmiş sadece.


AYLİN (Özlem Turhal)

Bundan önce Schonefeld’de çalışıyordum. Temizlikçi olarak. Üç ay çalıştım orda da... Zaten süreli iş sözleşmesiydi. Süreli olunca tazminatsız garantisiz çalışıyorsun. Şirketler zorluyor hükümet buna. Ama ne yapacaksın işte, istemeye istemeye çalışıyoruz. Ondan önce fotoğrafçının sekreterliğini yaptım. Blitz diye bir adam. Tam Alman. İşine saygılı. Dededen fotoğrafçı. O sırada o işi de öğrenmek istiyordum hem. Çok şey öğrendim ama sonra adam öldü. Dükkâna bir ay ben baktım. Sonra kızı geldi. O da düzgün bir insandı. Bana tazminat verdi, bir aylık maaş. İstemeden hem de. Öyle saygılı insanlardı yani. O parayla ben de Mallorca’ya gittim. 15 günde yedim parayı. Daha önce de gitmiştim İspanya’ya. Madrid’de kaldım beş ay, lisedeyken. Zengin çocuğuna almanca öğrettim. Sıpa bacaklarıma bakıyordu. On yaşında daha ha! O arada dönerciler vardı. Daha yeni o zaman. Onlarla çıktım falan. Güzel İspanya; ama Berlin başka... Fotoğrafçıdan önce de Kreuzberg’de bir barda tanıştım. Bu Armando’yu da oradan tanıyorum aslında. Ama bar işi çok zor… Bir buçuk sene çalıştım. Mahvoldum. Her gün sabah yedide geliyorum eve. Daha o zaman da evden yeni ayrılmışım. Kendime iyi bakamadım. Hasta oldum. Arka arkaya hep grip oldum. Ben de bıraktım. Ondan önce, o zaman annemlerle yaşıyordum, Lunaparkta glükvine, krep, wurst satan bir yerde çalıştım. Ondan önce de okuldaydım zaten. İki senelik sosyal çalışan olmak için okuyorsun, oradaydım. Baktım hepsi yalan, bıraktım bende.


GÜLAY (Hülya Duyar)

Biz bu sahteciliği, kancıklığı falan hep Türklerden öğrendik. Yoksa biz ne bilelim. Hepimiz köyde yaşamışız. Jivkov zamanında okul bizi Sofya’ya götürdüydü bir... İşte bu! Bir de sınırlar açıldığında Bursa’ya varmışlığım var. Hısımlarımızın yanına. Taksicilik yapar oldu o da... Saf görüyorlar bizi senin anlıyacağın... Burada çalışanları demiyorumm da, dışardan gelenler... Kasada duruyorum mesela üç dakika, para üstü verecek oluyorum, hemen yanlış verdin diyor. Karışacak bir şeyi mi var. Beş veriyor, üç alıyorsun, iki vereceksin geri mesela. Bizim orda okul ağırdır. Ben burada görüyor Türkler iki cümle kuramıyorlar a birbirine…Sen hiç gördün mü düzgün konuşamayan Bulgar? Hadi onları geçtim, bizim patron mesela... Ne kâğıdımızı yapar, ne tatile salar, ne tatile salar ne de ‘festlerde’ dükkânını kapattırır. Bir şey dedin mi de; yani “Hak geçmiyor mu şimdi” dediğin vakit, “Siz ne biliyorsunuz, daha düne kadar Komünizm’de yaşıyordunuz”, der.
Bir gün de peynir gelmişti Bulgaristan’dan… Kuru sucuk falan da göndermişler. “Al dedim ye, kaşkaval peyniri gelmiş”, dedim. “Onun adı kaşkaval değil, daha doğru düzgün konuşamıyorsunuz” dedi. O kendi kaşar peynirini bizim kaşkavalla karıştırıyor. İnatçı da. Neyse müşterilerden biri gezmiş görmüş de anlatıverdi bizimkine. O da istemeye istemeye kabul etti. Aynı şey işte diyor.


RECEP (İnan Ulaş Torun)

Burada bir tane kız arkadaşım var, adı Tina. Aslında kız arkadaş mı ben de bilmiyorum ama geçen gün eve gittik birlikte. Babam restoranda uyudu o gece. Arkadaş gibi dedim ya öyle işte. Kız bana Almanca konuşuyor ben hiç bir şey anlamıyorum. Bir sayıları anlıyorum, o kadar… Babama dedim ‘Gel. Ben onun dediklerini anlamıyorum”. Yok sen işini bilirsin diyor. Öyle evde oturduk. Çok güzel değil ama olsun. İyi bir insan gibi... Cem abi de öyle diyor. Sosyal çalışan olacakmış. Bunlar ‘Amt’ta falan çalışıyolar ya, yabancılara falan yardım ediyorlar... Ha onlardan işte… Cem abi dedi bırakma bu kızı. Ama hemen Almanca öğrenmem lazımmış yoksa beni bırakırmış kız. Geliyor bazen arkadaşlarıyla…Dışarı çıkalım diyor ama çalışmıyorum ben çıkamıyoruz. Bir sefer babam bıraktı ama onda da her tarafım et kokuyor. Utandım çok. Ben içki de içmem, bir kola içtim eve döndüm. TRTint’de dizi vardı onu izledim. Ya biz böyle öküz geldik öküz mü gideceğiz acaba ya...


PATRON (Murat Maker)

Çok çalışkan biri olan Muslim’in işçilerle kurduğu ilişki amcasının kurduğu ilişkiden çok daha sıcaktır, ama yine de kontrollü ilde tutmak gerektiğini düşündüğü için, arada sırada sert çıkışlar yapar. Dükkân sahibi olduğu günden itibaren işçilerini 8 saat çalıştırmak istediğini söylemiş; ancak işçiler hala 12 saat çalışmaktadırlar. Fotoğraf çekmek, gitar çalmak gibi hobileri olsun istiyordur ama çalışmaktan bunlara vakit bulamadığını söyler. Aslında vakit bulsa bile bu tür hobi edinecek alt yapısı yoktur. Ancak mümkün olduğunca kendisinden daha entelektüel olan insanların arkadaşı olmaya çalışır, onlara sorular sorar, kulaktan dolma da olsa, bilgilenmek ister.
Arkadaşlarının (örneğin Avrupalı anarşist arkadaşlarının) her zaman dükkânına gelip, rahatça yiyip içebilmesini ister, ancak kimsenin bu iyi niyetli tavrı kötüye kullanmasını istemez. Zira o, iyi niyetinin sürekli herkes tarafından kötüye kullanıldığını düşünür. Amcası gibi para düşkünü olmak, insanların zor durumlarını paraya çevirmek istemediği şeylerdir, ama o da düzenin böyle olduğunun farkına varmış, “ama düzen içinde JR olmaktansa Bobby” olmaya çalışmaktadır.


SALMAN (Güven İnce)

Aşçı olması ihtimali doğru. Çok iyi yemek yapıyor. Eli her işi görüyor ancak çok kolay sarhoş olup çok kolay kötü alışkanlıklar ediniyor. Kokain ve içki ve kumar gibi...
Hollanda’dan Fransa’ya gelmiş. Ondan önce Almanya’da kalıyormuş. Orada bir çocuğu olduğu biliniyor ama kimse bundan bahsetmiyor. Almanya ve Hollanda’da çalıştığı işyerlerinde uyuşturucu işi yaptığını söylüyor. O da uzun süre önce Türkiye’den ayrıldığı için yol yordam bilen, dünya’nın her yerinde yaşayabilen bir insan. Ancak en önemli özelliği olan paranoyaklığı yüzünden herkesle kavga ediyor. Herkesin kendisinin arkasından konuştuğunu zannediyor. O da kendisini herkesten daha erkek zanneden, kendisinden daha akılsız ve daha güçsüz gördüğü insanlarla dalga geçen, onları küçük düşürmeye bayılan bir espri anlayışına sahip. Onun da birçokları gibi en büyük isteği bir yer açıp iyi para kazanmak. Asla kendisinin hatalı olduğunu kabul etmeyen bir tip… Her söylenene kanan saf birisi olması yüzünden şimdiye kadar başı çok belaya girmiş.


İSMET (Hasan Şahintürk)

Paraya pula çok düşkün olmasa da emeğini boşa harcayacak kendini sömürtecek bir tip olmadığı da çok açık. Zaten ne iş olsa yapan, Fransız vatandaşı olmak istese olabilecek, elimiz kolumuz tutuyorken çalışalım diyen bir tip. Yani emekliliği için çalışıyor. Daha önce çalıştığı yerler batmış ya da anlaşamamış, belki de başından birkaç küçük ortaklık macerası da geçmiş birisi.
Bu kadar çok değişik yerde ve insanla tanışınca “dünya bir pencere, gelen bakar giden bakar” gibi bir düstur edinmiş şu hayatta kavga etmenin, kötülük etmenin üç günlük dünyada gereksiz olduğunu düşünür. İşte bu yüzden kavga edenlere çok kızar. Onlarla tartışır. Bu da kişiliğinin ironisidir.


CELAL (Mustafa Kırantepe)

23 yaşında Bulgaristan doğumlu. Eski halterci. Üç yıl önce yurt dışına çıkmış. Almanya’ya dayısının yanına gitmiş. Dayısı bir iki hafta baktıktan sonra annesiyle ilgili ağza alınmayacak laflar söylemiş. Oysa annesi dayısının kızına dayısı ilk Almanya’ya gittiğinde beş yıl bakmış. O zaman hem Bulgaristan fakir, dayı bir kuruş para göndermiyor ama annesi bir boğaza daha bakarken gık dememiş. Celal’de bu hikâyeyi çok uzatmayı sevmiyor, Allah’a havale ediyor meseleyi.
Daha sonra bir sirkte çalışmaya başlamış. Kaplanlardan sorumluymuş. Portekiz’e, İspanya’ya oradan da Fransa’ya gelmişler. O işi çok seviyormuş ama bir sürü rezillik evlenip çocuk büyütmek için uygun bir ortam değil. Bırakmış sirki dönerde çalışmaya başlamış, tabi kavgalar falan o da bir sürü iş değiştirmiş yedi ayda. Kız kardeşi gelmiş dört ay önce o da işleyecekmiş, restoranlarda iki kardeş omuz omuza verdik mi kim tutar bizi. Birkaç yıl sonra küçük bir dükkân olur. Az olur ama bizim olur. Biz düzgün olursak Allah zaten verir.


FETHİ

Antepli. 29 yaşında. Kıpır kıpır birisi… Politik bir tip değil. Babası ‘Halk Parti’li imiş... 6 yıldır Avrupa’nın sağında solunda geziniyor. Elinde birkaç mesleği var. Çok parasız kaldığı zamanlar olmuş, şimdi de parasız. Ama gecede 500 avro harcadığı zamanlar da. Geçen yıl Romanya’ya amcasını ziyarete gittiği zaman amcası Bükreş’te bir kulüp işletiyor. Orada temizlikçi olan kızı almış getirmiş yanında. Şimdi bir çocukları olmuş. Âlemi bırakacağını kendisini düzelteceğini söylüyor ama bir türlü olmuyor. Zaten Champ de Elysess’ye iniyor sağına bakıyor süper bir karı soluna bakıyor süper bir karı. Tabi öyle olunca kafası karışıyor. Bir ara Serdar’la bir işe girmişler ama hem onun boş vermişliği hem de diğerinin kötü alışkanlıkları yüzünden dükkânı batırmışlar.
Kalbi temiz olan Fethi çalışkan bir adamdır ama onun başında durmak, arkandan konuşmana dedikoduya izin vermen gerek. Çok sıkarsan olmaz. Arada patronun karıya götürmesi lazım. Serdar’la ortaklığında başında duran olmadığı için o da boş verdi. Nasıl olsa kendi yatırımı değildi. Arap İsmail Serdar’a borç vermişti. En kötü alışkanlığı milletin arkasından konuşması, dolayısıyla Serdar’la iş yapmaları anlaşılmaz ama onların arkadaşlıkları Almanya’ya dayanıyor.


MEHMET (Emin Gürsoy)

37-40 yaşlarında. Urfalı. Dokuz senedir Avrupa’da yaşıyor. İnşaatlarda ve restoranlarda çalışmış. İşçi olmayı kabullenmiş biri. Akıllı ve ağırbaşlı bir tip... Hep okumak istemiş. 12 Eylül yüzünden babası O’nun liseye gitmesini istememiş. Sonraları Antep’te liseyi bitirmiş. Mülkiye’de okumak istemiş ama puanı tutturamamış. Mevsimlik işçi olarak yazlık yerlerde, inşaatlarda çalışmış. O da şansını denemek için Almanya’ya gitmiş ama orada oturma izni alamamış. Hep’in ilçe’de kurucu üyesi olduğu için iltica alabileceğini düşünmüş ama hiç tutuklanmadığı için ilticada edememiş. Sonra arkadaşı çağırdığı için Fransa’ya gelmiş. (Kim bilir şimdi o arkadaş nerede?)


TARKAN (Murat Öncül)

Antep doğumlu. 30 yaşında. Yaklaşık 14 yıldır Avrupa’da. Fransa’da dokuz yıl kaldıktan, orada kâğıtsız olarak birçok değişik işte çalıştıktan sonra, bir adam bıçakladığı ve polisle kavga ettiği için mahkemeye çıkarılmış, mahkeme sonuçlanmadan İspanya’ya kaçmış, arkasında bir çocuk bırakmıştır. (Bu sırrını yalnızca Halil ve Müslim bilir, bu hikâyede geçmese bile, aralarındaki güven ilişkisi için önemlidir.) İspanya’ya geldiğinde yanında 40.000 (300 avro) pesetası vardı. Bu paranın hepsiyle kendine bir takım elbise aldı. Yaşlı ve zengin bir kadın bulup ondan para koparmayı düşünüyordu. Tek odalı evinde, evsiz olan arkadaşlarını bedava ağırlamaktadır. Ali iki aydır onun yanında para ödemeden yaşar. Yeni gelen Cengiz de ev bulasıya kadar onun yanında kalır. Araplardan nefret eder. Şimdiye kadar karşılaştığı Araplar’ın hepsi hırsızdır. Buna karşılık onlarla cep telefonu ve esrar alışverişi yapar. En sevdiği şeyler kendisi, kadınlar, uyuşturucular ve İbrahim Tatlıses…


YUSUF (Ali Çelik)

Sapkınlık derecesinde aşağılık kompleksi olan bir insan. Belki küçüklüğünden beri böyleymiş ama bu durumun Avrupa’da çok fazla ezilmiş olmasıyla bir ilgisi olabilir. İçlerinde en köylü olanı… Her ne kadar giyim kuşamı, İspanyolca bilgisiyle daha farklı bir görüntü verse de, tipik Doğu’lu, sunî Kürt erkeği. Çoğu zaman hareketlerinin sonuçlarını düşünmüyor. İnsanların arkasından konuşuyor, çünkü diğerlerinin onun arkasından konuştuğunu biliyor. Bu her ne kadar doğru da olsa, çoğu zaman sebepsiz yere kavga çıkaran bir insan.
Müşterilere davranışı çok terbiyesiz, keza diğerlerinin de öyle, ama o çok alenen yaptığı ve sürekli yakalandığı için, kabak onun başına patlıyor. Bu da onu çok şüpheci birisi yapmış. Ama şüpheciliği kompleks haline gelmiş. Kimsenin onu anlamadığını düşünüyor. Çok insanla küsmüş, ama küslükleri çabuk unutan birisi. Futbolu, Kürt müziğini ve şişman kadınları çok seviyor. Genel anlamda kaba ve edepsiz biri.


HALİL (Teoman Kumbaracıbaşı)

Geldiğinden beri, hem okul okuyor, hem de dönercide çalışıyor. İspanya’ya gelme nedeni askerden kaçmak. Aldığı eğitim diğerlerinden çok farklı olduğu için arada sırada onlarla anlaşamadığı da oluyor. Ama yine de onlarla birlikte olmaktan, değişik bir hayat tecrübesi yaşamaktan memnun.
Korkak birisi. Yıllardır kimseyle kavga etmemiş. Bu Osman’la (çünkü Osman herkese bıçak çekebiliyor) birbirlerine bıçak çekmelerine engel değil. Zaten içlerinde tek kavga ettiği insan Osman… İşçilerin haklarını savunuyor olması, diğerlerinin onu kabullenmesi için önemli bir neden.
O insanlarla boş zamanlarını birlikte geçirmiyor. İspanyollardan oluşan arkadaş grubu var. Ama yardıma ihtiyaçları olduğu zaman, -çeviri veya form doldurma gibi- ona soruyorlar. Kendisinin arkasından konuşulduğunun, uzun bir süre ‘ibne’ denildiğinin farkında ama bunu onların cahilliğine veriyor. Ali olan ilişkisi, uyuşturucuya, Ali’nin diğerleri gibi olur olmaz çıkışlar yapmamasına ve parayı diğerlerinden daha az sevmesine onlardan daha alakalı olmasına dayanıyor. Yani Ali ile birlikte bir bara gidip, kadınlara kaba sarkıntılık yapmadan oturabilir. Ama onunla birlikte yaşamak istemiyor.
Müslim, onun yakın arkadaşı. Birbirlerine karşılıklı yardımlar etmişler. Müslim’in onun bilgisine saygı duyduğunu ve bunun ikisi arasında bir eşitlik yarattığını biliyor. İçlerinde Müslim’le en rahat konuşan o.


ALİ (Ruhi Sarı)

Adanalı. 28 yaşında. Altı senedir Avrupa’da. Birçok ülke gezmiş. İlk olarak Hollanda... Daha sonra Almanya… Orada bir kızla evlenecekmiş (Alman vatandaşı olan Türk bir kızla). Kızı dövdüğü için kız onu terk etmiş. İspanya’ya oturma izni alma umuduyla gelmiş. İltica etmiş ama ifadesi hiç iyi olmadığı için bu başvurusundan sonuç alamamış. Bir deri ceketiyle geldiği, Madrid’den, bir deri ceketiyle dönmeye hazır.
Delikanlı olarak yetişmiş. Babası kulüplerde gazinolarda kumar oynayan birisiymiş. O da cebinde tabanca ve bıçakla gezmiş yıllarca. Abisini vuran adamları vurmuş. Bilinen her türlü uyuşturucuyu uzun süredir kullanıyor. Afyon en sevdiği uyuşturucu... Ama her zaman var olan parasını ve mallarını paylaşmış. Zenginden alıp fakire verme isteği var. Öte yandan meraklı olduğu solcu teorileri Avrupa’da iyice öğrenmiş. Devrimci olduğunu düşünüyor ama sürekli kendine dünyayı zindan eden bir yanı var. Cömertliğine cevap alamadığını düşünüyor. Avrupa’daki sömürü sisteminden haberdar… “Bizim bu halimizden yararlanıyorlar” retoriğini kronik olarak tekrarlıyor. Bu da onun yaptığı şeyleri örtbas etme mekanizması. İçinde bulunduğu ortamdaki dedikoduculuk ona tiksinti verir. O sessiz oturmayı, ‘cigaralık’ içip müzik dinlemeyi tercih ediyor. Arada sırada fazla devrimci müzik dinlediği zaman coştuğu ve politik uzun konuşmalar yaptığı da oluyor. Böyle anlarda kendi yaptığı hataları da itiraf etmeye başlıyor.
Çok çalışkan bir insan değil. En sevdiği şeyler, afyon, kadınlar, uyumak, müzik, devrim… Ona vuranlara vurmamayı tercih ediyor çünkü ona vuranlar vurmayı bile bilmiyorlar aslında.



OYUNCULAR

Madrid:

Teoman Kumbaracıbaşı (Halil)
Yolanda Rincon
Josue Naval
Roberto
Murat Öncül (Tarkan)
Ali Çelik (Yusuf)
Murat Maker (Patron)
Murat Kılıç
Ruhi Sarı (Ali)


‘Enişte’

Jose Luis Alcobendas
Jose Maria Gonzales
Ignacio ‘Nacho’ Gümez


Paris:

Mustafa Kırantepe (Celal)
Hasan Şahintürk (İsmet)
Barış Yıldız
Emin Gürsoy (Mehmet)
Bertrand Glosset
Mehmet Mehmedov
Hüsnü Özçetin
Erdem Ağar


Kaçar

İnan Temelkuran
Özgür Kocabaşoğlu
Güven İnce (Salman)
Kadir Çermik


Berlin:

Ali Rıza Kubilay (Ahmet)
Öner Erkan
Ahmet Mümtaz Taylan
Aybanu Aykut
İnan Ulaş Torun (Recep)
Özlem Turhal (Aylin)
Hülya Duyar (Gülay)
William Cardoso
M. Shafique Mir
Murat Şen
Murat Akdağ
Kerem Bil
Musa Seyis
Şükriye Dönmez
Aykut Kayacık
Ernest Allah Hausmann
Prodüktör: İnan Temelkuran
Görüntü Yönetmeni: Enrique Santiago, Silguero (Madrid, Berlin), Alberto Rodriguez Novoa (Paris)
Kamera: Ergin Yılmazer (Madrid), Tayman Tekin (Paris)