'Hasta'sıyım bu adanın...

'Hasta'sıyım bu adanın...
'Hasta'sıyım bu adanın...

Leonardo DiCaprio, ?Zindan Adası?nda dördüncü kez Martin Scorsese?yle çalışıyor.

'Büyük usta' Martin Scorsese, bir roman uyarlaması olan 'Zindan Adası'nda, önümüze gbir hikâye atıyor. Hitchcock'tan David Lynch'e geniş bir çağrışımlar serisine sahip film, bütünüyle tatminkâr olmasa da oyunculuk performansları, görüntüleri, müzigi ve atmosferiyle ilgiye değer
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

 

Bir ‘es’ olarak da nitelenecek ‘Shine A Light’ molasını saymazsak, Martin Scorsese en son ‘The Departed’ı çekmiş ve ‘nedense’ bir takıntı haline getirdiği Oscar’ı da nihayet almıştı. Oysa biliyoruz ki sinema tarihi hey-kelcikle ödüllendirilmemiş nice büyük yaratıcıyla doludur ve bundan dolayı, hiçbir sinemasever o yetenekli şahsiyetlere olan sevgisinde ya da bakışında, eksilme hissetmez. Neyse, bu ‘Marty’nin sorunu... Üstat 68 yaşında, enerjisinden hiçbir şey kaybetmediğini gösterir bir edayla, şimdi de ‘Zindan Adası’nı (Shutter Island) önümüze atıyor. Tecrübeli yönetmen, geçmiş romanlarından ‘Gizemli Nehir’ (Mystic River) Clint Eastwood, ‘Gone, Baby Gone’ da Ben Affleck tarafından sinemaya uyarlanan Dennis Lehane’in bir başka yapıtına el atmış ve ‘Zindan Adası’nı peliküle aktarmış.
Filmin öyküsü, ait olduğu zaman dilimi itibarıyla çok şeye gebe. Çünkü, 1954’te geçen olaylar, bize arka planda Amerikan tarihine ait kimi veriler sunuyor. Malum, bu tarih Kore Savaşı’nın bitiminden bir yıl sonrasına işaret ediyor. Öte yandan dünya bu dönemde ‘Soğuk savaş’ yıllarını yaşıyor, dengeler ABD ve SSCB’nin başını çektiği iki kutup etrafında biçimlenmiş ve geride kalan 2. Dünya Savaşı’nın izleri, hem coğrafyalarda, hem de insanların zihinlerinde hâlâ taptaze. Hikâyenin ana kahramanı ise bir ‘Marshal’ (‘Federal ajan’ olarak da adlandırabilirsiniz) olan Teddy Daniels... İki yıl önce karısı Dolores’i bir yangında kaybeden Ted, Massachusetts kıyılarındaki bir adaya kurulan akıl hastanesine doğru yola çıkar. Yanında, birlikte çalışmaya yeni başladığı partneri Chuck Aule vardır. Son derece sıkı korunan adada, sınırı çoktan aşmış ‘azılı’ akıl hastaları vardır. Üç çocuğunu öldüren Rachel, o çok sıkı korunan hastaneden kaçmıştır. Ted ve Chuck, olayı aydınlatmak için adaya çağrılmıştır. Öte yandan, Ted’in karısının ölümüne neden olan yangını çıkaran Laeddis de adadaki hastalardan biridir. Ada, tuhaf bir yapıya sahiptir. Ted’in, duyduğu ilk hissiyat buranın bir tür hapishane olduğudur. Sistemin başında John Cawley adlı esrarengiz bir doktor vardır ve partneri olan Dr. Naehring’le birlikte, hastalar üzerinde yeni metotlar denemektedirler. Naehring’in eski bir Nazi olduğu şüphesi, Ted Daniels’ın anılarını tekrar harekete geçirir. Federal ajan, savaş sırasında ünlü toplama kamplarından Dachau’nun kurtarılması operasyonuna katılmış ve burada birliğiyle birlikte yakaladıkları Nazileri, kurşuna dizmişlerdir. Ada, doktorlar, hastalar ve gizemli olaylar, Ted’in geçmişteki travmalarının yeniden harekete geçmesine neden olur...

Suçlular aramızda
Scorsese, sinema serüveni boyunca suçlularla uğraştı. Onları yüceltmedi belki ama filmlerinin kahramanı olarak hep göz önünde tuttu. ‘Mean Streets’ten ‘Taksi Şoförü’ne, ‘GoodFellas’tan ‘Cape Fear’a, ‘Casino’dan ‘Gangs of New York’a, ilgi alanı hep suçlular ve onların psikolojileriydi. Hoş, arada ‘New York New York’, ‘King of Comedy’, ‘Masumiyet Çağı’ ya da ‘Kundun’ gibi bazen ‘yumuşak’, bazen de ‘komik’ öyküler de anlattı ama temel saplantısı olan ‘psikopatlar’dan hiç vazgeçmedi. Dolayısıyla ‘Zindan Adası’nı, ilk elde üstadın genel çizgilerine yakın bir film olarak nitelemek mümkün. Öte yandan çağrıştırdıkları ve arka planı itibarıyla da, ilk kez bir filmini bu kadar ‘derin’ bir psikolojiyi ve de politik mesajlara boğduğu da kesin. Filmin, şaşırtıcı bir finali var ve bunu, yazının içine dahil edersek, elbette ki ‘Zindan Adası’nı izlemeden ağzınızın tadı fazlasıyla kaçabilir. Ama öykünün mesela bir Hitchcock tarzı girişe, Lynchvari bir gelişmeye ve ne yazık ki çağdaşı olan ‘modern gerilimler’ gibi, tatmin edemeyen bir sonuca sahip olduğunu söyleyebilirim. Evet, günümüz sinemasının o en önemli meselesi, çok güzel başlayıp da bir yere bağlanma konusunda aynı başarıyı gösterememe zaafiyeti, ‘Zindan Adası’nda da var. Ama yine de bu bir Scorsese filmi ve vaat ettikleri bile, bazen insana yetebiliyor.

Seyirciyi paranoyak yapıyor
Meseleyi biraz açarsak; ‘Zindan Adası’, ağır ağır müthiş bir atmosfer kuruyor. Havaya, giderek bir ‘film noir’ tadı hâkim oluyor ve Teddy Daniels da, pardesüsüyle, geçmiş zaman dedektiflerinden birine dönüşüyor. Olayların, her yeni adımda daha da girift bir hal alması, atmosfer kadar öyküyü de çekici kılıyor ve bu aşamada, zihnimizin bulanmasından özel bir haz alıyoruz (hatta hafiften ‘Guguk Kuşu’ tadı bile alıyoruz). Lakin, yukarıda da altını çizdiğim gibi ‘zamane gerilimleri’, biz modern zaman seyircilerinin mantığa ve özellikle de ‘bilimselliğe’ ne büyük bir inançla bağlı olduğumuz konusunda ısrar ettikleri için, gizemlerini akıl yoluyla açıklamaya gidiyorlar. Ve fakat birçok Hollywood yapımında bu açıklama süresi kısa tutuluyor (ki bu ‘kısa’ ifadesi bazen baştan savma anlamına da geliyor). Scorsese, ‘Zindan Adası’nda ağları o kadar geniş atıyor ki, sonradan toplamada tabii ki zorlanıyor. Neredeyse 35-40 dakikayı bulan bir, ‘Olay aslında şöyleydi, böyleydi’ faslı izliyoruz ve bu da hem etkiyi azaltıyor, hem de Scorsese’yi ‘sıradanlaştırıyor’. Mesela Hitchcock asla böyle yapmazdı. Ve yine mesela Lynch de, halihazırda çoğu kez ‘mantıksal’ açıklamalarla vakit kaybetmektense, “Bana ne ya, nasıl düşünürseniz düşünün” diyor ve belki de, sırf bu yüzden çok seviliyor. Scorsese ise ‘Zindan Adası’nda, seyircisini paranoyak yapan filmlerden birine soyunuyor ama sonradan da, “Yok canım, siz değilsiniz; asıl paranoyak olan bilmem kim” diyor...

Giriş sekansı mükemmel
‘Titanic’teki ‘bebek yüzlü’ ressamın, koca transatlantikle birlikte batacağını ve Leonardo DiCaprio’nun, oyunculuktaki kariyerinin pek de uzun ömürlü olmayacağını düşünenler (ki bunlar arasında ben de vardım), artık yanıldıklarını kendilerine itiraf ediyorlar. Geçen sezonun en muhteşem filmlerinden biri olan ‘Revolutionary Road’daki olağanüstü performansını belki ‘Zindan Adası’nda tekrarlamıyor ama yine de genç aktörün, filmdeki en iyi şeylerden biri olduğu kesin. Keza Dr. Cawley’de Ben Kinsley, Dr. Naehring’de de Max von Sydow, çok iyiler. ‘Rachel 2’de karşımıza gelen Patricia Clarkson ise giderek ‘yeni bir Helen Mirren’a dönüşüyor. George Noyce’da karşımıza gelen Jackie Earle Haley de, tuhaf fiziğini yine konuşturuyor.
Filmin en etkileyici yanlarından birisi de kuşkusuz müziği. İlk kez 1978’de ‘The Last Waltz’da Scorsese’yle çalışan Robbie Robertson’ın imzasını taşıyan müzik, her daim tedirgin edici, her daim tüyler ürpertici. Robert Richardson’ın görüntü çalışması da enfes. Özellikle kasırga sahneleri ve giriş sekansı muhteşem.

Dağınık fragmanlar dizisi
Filmdeki dağınık fikirlere gelince; ‘Zindan Adası’, 20. yüzyılda psikiyatrinin kendi içindeki ‘yöntemler savaşı’na da dokundurmalarda bulunuyor. Eski usul tedavi yöntemleriyle (şiddet eğilimli hastalara eloktro şok uygulamak, beyin ameliyatı yapmak vs) ilaçlara dayalı yeni uygulamalar, adadaki doktorların öncelikli meselesi. Naziler, devamında komünistlere uygulanan işkence vs ise, bu tartışmanın hikâyedeki ‘metaforik’ ayakları. Bu arada biraz zorlamayla, Scorsese’nin Ebu Garip’e bile göndermede bulunduğunu iddia edebiliriz. Ama bütün bunları hiç kaale almamak da mümkün.
Mesela filme ilişkin en ağır itirazlardan birine soyunan ‘World Socialist Web Site’ yazarı Joanne Laurier, Scorsese’nin hayata ve karakterlerine, sabit ve donuk bir bakışı olduğu düşüncesinde. Bu bakış açısını, 30 yılı aşkın sinema geçmişine rağmen geliştiremediği ve derinleştiremediği kanısında olan Laurier, üstadın filmlerindeki gerçekçiliğin, rahatsız edici ve genellikle işlenmemiş fragmanlar halinde seyrettiği iddiasında. Doğrusu ben Scorsese sineması hakkında bu denli acımasız yargılara sahip olmasam da, ‘Zindan Adası’nın çok güzel fragmanlardan oluştuğu ama bir bütüne ulaşmak konusunda, meselenin altından kalkamadığı kanaatindeyim. Ama görüntüler, müzik, oyunculuk performansları ve atmosfer idare eder.