Herkes için 'Matrix'...

Herkes için 'Matrix'...
Herkes için 'Matrix'...
'The Matrix'in yaratıcıları Wachowski Kardeşler'in Tom Tykwer'le çektiği 'Bulut Atlası', altı hikâye eşliğinde iyi ve kötünün bahçesinde gezinirken uygarlık tarihini de adeta bir kez daha yazıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Fragmanlar, malum ‘Reklamın iyisi’ mantığının ifadesidir. Ama birkaç hafta önce eleştirmenler için yapılan bir filmin ön gösterimde fikir vermesi bakımından huzurlarımıza çıkan ‘Bulut Atlası’nın (Cloud Atlas) fragmanı, “Eyvah, yeni bir belayla uğraşacağız” türünden bir hissiyatla baş başa bırakmıştı naçizane bendenizi. Yaklaşık altı dakikalık ‘görsel şov’dan sonraki izlenimim, ikinci sınıf bir ‘Inception’la zaten orijinali de kötü olan ‘The Fountain’ın karması gibi bir şeyle karşı karşıya olduğumuz yönündeydi. Lakin meselenin aslına, yani filme vakıf olduktan sonra salonu terk ederken ki haletiruhiyem, “O kadar da korkmaya gerek yokmuş” şeklindeydi.
1969 doğumlu İngiliz yazar David Mitchell’in 2004 tarihli aynı adlı romanından yapılan sinema uyarlamasında ‘The Matrix’ serisinin yaratıcıları Andy ve (yeni adıyla) Lana Wachowski’nin yanı sıra Alman yönetmen Tom Tykwer’in imzası var. Film geniş bir zaman diliminde hareket ediyor (bu ifade hem anlattıklarının zaman aralığını kastediyor hem de filmin uzunluğunu, şimdiden uyarayım, ‘Bulut Atlası’ 172 dakikalık bir süreye sahip). Kamera arkasındaki ‘Üçlü konsorsiyum’, film boyunca ‘ütopya’ ve ‘dis-ütopya’ meselelerini geçmişten günümüze, oradan da yakın ve uzak geleceğe taşıyarak anlatırken seyirciyi de altı ayrı hikâye peşine takıyorlar. 

Pasifik’ten çıktım yola 

Kısaca hikâyelerde gezinelim önce: 1850’de Pasifik’te dolanan bir gezgin, Adam Ewing, yaşadıklarını bir günlüğe aktarır. Daha sonra bu günlük, 1930’larda fakir ama yetenekli genç bir müzisyene de ilham kaynağı olur. Müzisyenin eşcinsel bir ilişkiyi paylaştığı fizikçinin 1970’lerde bir nükleer tesisin inşası sırasında hazırladığı rapor, bağlı bulunduğu şirketin sahibi tarafından ‘Yok edilmesi gereken bir belge’dir artık. Fizikçinin hikâyesini yazmak isteyen gazetecinin aktardıklarından hazırlanan bir kitap , günümüzün bilir bir yayıncısının elindedir artık. Yakın bir gelecekte ise iş bilir yayıncının öngörüsü gerçekleşmiş, insanlığın hizmetine sunulan robotlardan biri başkaldırarak, biraz da farkında olmadan ‘Kitleleri isyana teşvik edici bir rol’e soyunmuştur. Daha uzak gelecekte ise üstün teknolojiye rağmen insanlık ilkel çağlarına geri dönmüştür ama başkaldıran robot, yörenin yoksul insanları için ilham kaynağıdır.
‘Bulut Atlası’ imece usulünden çok bir paylaşımın ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Zaman sıralamasıyla ele alırsak Wachowskiler bir, beş ve altı numaralı öykülerini çekmiş. Tykwer’in payına da iki, üç ve dört düşmüş. Ama filmi izlerken üsluptan kimin neyi çektiğini fark etmek mümkün olmuyor. Sadece ‘Bulut Atlası’nın geneli üzerinden şu türden fikirler yürütebilirsiniz: Mesela, aslında her hikâye tek başına birer film olabilirmiş, ama sanki üstlerden almışlar ve ortaya 172 dakikalık bir yapıt çıkmış (yani hikâye başına yaklaşık 28.6 dakikalık bir süre düşüyor). 

Kaldır bulutları aradan 

Öte yandan bir başka çıkarım da şu olabilir. Malum Wachowski’ler, ‘The Matrix’ serisinin yaratıcıları (bu noktada konunun uzağında olanlar için küçük bir detayı paylaşayım: Şimdiki zamanla geçmişteki farklılık şu: ‘The Matrix’in çekildiği dönemde ikili, ‘Biraderler’ olarak anılıyorlardı, çünkü Lana o zaman erkekti ve adı Larry’di). Kimilerini göre sinema tarihinin son dönemlerdeki en önemli ufuk açıcı serisi olan bu üçleme, bir hayli kafa karıştırıcıydı ve bazen, ‘paralel evren’ meselesinde ipin ucu kaçıyordu. ‘Bulut Atlası’, ‘The Matrix’in yolunda daha basit bir rotayla ilerliyor. Evet, ortada altı hikâye var ve film boyunca bu hikâyeler iç içe geçiyor ama ortada ‘The Matrix’ türünden bir kafa karışıklığı yok. Dertler ise birbirine yakın: İyiler ve kötüler geçmişte vardı, şimdi de var, gelecekte de olacaklar. Aslında insanlık, kendi yolculuğunda her daim bir tür reenkarnasyondan geçiyor. İyiler ve kötüler, bambaşka bedenlerde doğarak ve ölerek yollarına devam ediyor (film bu bilinen teoriye belki şu farklılığı katıyor. Öykülerde aynı oyuncuları kullanırken geçmişin kötüsünü geleceğin iyisine dönüştürüyor ya da tersi oluyor).
Yani bir başka deyişle ‘Bulut Atlası’, ‘The Matrix’in her yaştan ve kültürden seyirciye hitap eden haline dönüşmüş.
Madem insanlık aynı döngü içinde gidip geliyor, o halde uygarlık tarihinin son 100-120 yılına damgasını vuran bir sanat olarak sinemanın bu döngünün dışında kalması mümkün müdür? 

Gönder gönderebildiğince 

Film bir bakıma “Değildir elbet” yanıtı, bize öyküleri vasıtasıyla veriyor. Açıyorum; ‘Bulut Atlası’nı izlerken ‘Amistad’, ‘Guguk Kuşu’, ‘Blade Runner’ (ki filmin afişi bizatihi Ridley Scott’ın muhteşem başyapıtını akla getiriyor), ‘John Carter’, ‘Total Recall’, ‘Akbabanın Üç Günü’, ‘Yapay Zekâ’ ve daha birçok yapım aklınıza geliyor. Bu da filmin dezavantajına dönüşüyor. Çünkü yeni bir şey izlemediğiniz duygusuna kapılıyorsunuz. Ama öte yandan karşınızda keyif veren bir seyirlik var. Dolayısıyla ‘Bulut Atlası’ izlenmeyi hak eden bir çalışma olmuş klişesiyle meseleyi bağlamak lazım derim.
Kim hangi rolde, bunları yazmak bile bir gereksiz bir şişkinliğe neden olur. Kısaca Tom Hanks ve Halle Barry’nin çeşitli karakterlerle filmi sürükleyen başlıca iki isim olduğunu belirtebiliriz. Onları da rol hacimleri itibariyle Jim Broadbent, Hugo Weaving ve Hugh Grant izliyor. 

Mesleki çağrışımlar 

Peki en etkileyici karakter? Doğrusu altı ana hikâye boyunca hiçbir karakter bende derin bir iz bırakmadı. Sadece meslek itibariyle hakkında pek de iyi şeyler karalamayan eleştirmeni bir binanın tepesinden aşağıya atan ‘Cockney yazar’ (Doğu Londralı yani) Dermot Hoggins ka-
rakteri bazı şeyleri çağrıştırdı. Biz film eleştirmenleri, elbette söz konusu yazar gibi davranmak isteyen yapımcı ve yönetmenler olduğunu bal gibi biliyoruz. Ama şimdiki kadar, en azından ne içinde yer aldığım orta kuşağa, ne de bizden sonra bayrağı devralacak genç kuşağa bu türden eylemlerde bulunanlara fiilen rastlamadık (belki de özellikle festival ortamlarında ‘sürüler halinde’ dolaştığımız içindir). Ve fakat mesela bu yıl Antalya’da bir meslektaşımıza sözle tehdide soyunan ama durumun far-
kına varıp hemen özür dileyen bir yapımcı olduğunu da belirtmeliyim.