'Hulk'ız biz yeniden doğarız filmlerde...

'Hulk'ız biz yeniden doğarız filmlerde...
'Hulk'ız biz yeniden doğarız filmlerde...
Çizgiroman karakteri Hulk, bu kez Edward Norton'la sinemaseverlerin huzurunda. İlk filmi yöneten Ang Lee'nin yerine kamera arkasına geçen Louis Leterrier, 'Yeşil Dev'in bu serüveninde daha çok aksiyona ağırlık vermiş
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 

HULK FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYINIZ

FİLMİN OYUNCULARI FİLMİ ANLATIYOR HABERİ İÇİN TIKLAYINIZ

MAHZUN AMA PİRE GİBİ BİR HULK... SEVİN OKYAY'IN YAZISI İÇİN TIKLAYINIZ

 

Kuşağımın, lisedeki coğrafya derslerinden geriye kalan en hoş klişelerinden biri ‘Yazları sıcak ve kurak’ ifadesiydi. Şimdiki kuşakların, geleceğe bırakacağı ‘miras’ cümle ise ‘Yazları sıcak ve aksiyonlu’ olacak sanırım. Bir süredir, global sinema pazarında yer alan Türkiye’de, Batı’yla aynı anda film görme mutluluğunun yansıması olarak ‘Dev bütçeli ve süper kahramanlı aksiyonları’, belki üretildiği yerde olduğu gibi araba içinde değil ama huzurlu ve de klimalı salonlarımızda izliyoruz. Bu yazın ilk hamlesi ‘Iron Man’i savuşturduk, sırada ‘The Incredible Hulk’ var. ‘Halk arasında, ‘Yeşil dev’ olarak da bilinen bu antikahramanın hikâyesi çok eskilere, TRT zamanında gösterilen bir diziye kadar uzanıyor malumunuz. Lakin modern zamanlardaki ‘Hulk’, 2003 tarihli Ang Lee imzalı filmle popüler kültürün huzuruna çıkmıştı. Eric Bana’nın, bu varoluşsal sorunlar yaşayan kahramanı canlandırdığı film, aksiyondan çok felsefeye sırtını dayamış ve eleştirmenlerin de beğenisini kazanmıştı. Lakin bu esnada o klasik denklem devreye girmiş, ‘Eleştirmenin beğendiğini halk beğenmez’ işlemiş, Ang Lee’nin filmi, gişede yüksek yapım maliyetlerini ancak karşılar bir hasılatı toplayabilmişti.
Bu da şu demekti, bir sonraki devam filmi için Lee’nin kapısı çalınmayacak... Nitekim, yapımcı kanat ikinci film için Louis Leterrier’yi tercih etmiş. Fransız yönetmeni sinemaseverler, Jason Statham’lı ‘Transporter’ serisi ve ‘Unleashed’ gibi çalışmalarıyla hatırlıyor. Leterrier, bu yapımlarda aksiyona olan hâkimiyetini yeterince göstermişti. Ama değişiklik sadece kamera arkasında olmamış, oyuncu kadrosu da baştan aşağıya yenilenmiş; Eric Bana Edward Norton’la, Jennifer Connoly Liv Tyler’la, Sam Elliot da Willam Hurt’la forma değişimine gitmişler. Senaryo kısmındaki değişiklik de James Schamus’la Zak Penn arasında olmuş.


Futbol ve dizi cenneti

Peki ya ortaya çıkan sonuç? Bu konuda fikir beyan etmeden önce galiba öyküden bahsetmek gerekiyor. Leterrier’nin filmi, yeni oyuncuların hikâyeyi çok kısa bir şekilde özetlemesiyle başlıyor; bilim insanı Bruce Banner, gama ışınlarına maruz kalınca öfkelendiğinde dev bir mahlukata dönüşür. Sevgilisi Betty Ross ise, babası David’den bu yana Banner’ların düşmanı olan General Thaddeus ‘Thunderbolt’ Ross’un kızıdır. Generalden kaçıp gizlenen ve huzuru Brezilya varoşlarındaki sakin hayatta arayan Banner, burada bir meşrubat fabrikasında teknikerlik yapmaktadır. Boş zamanlarını ise dizi ve futbol (tam yeridir çünkü burası) yayımlayan televizyon karşısında geçirir. Film başladığı anda Banner için olaysız gün sayısı 158’dir. Lakin, bir tamir sırasında akan kanı, meşrubata karışıp bu meşrubat da Amerika’daki bir yaşlıyı (heyhat bu adamcağızı da çizgiromanın yaratıcısı Stan Lee canlandırıyor) öldürünce, General ve ekibi uyanır.
Thaddeus Ross, Banner’ı yakalamak için giriştiği operasyona bu kez Rusya doğumlu deneyimli İngiliz asker Emil Bronsky’yi de katar. Banner, baskından kurtulur. Daha sonra da Guetamala ve Meksika üzerinden, evine döner. Burada da kaldığı yerden mücadelesine devam eder, önce Betty’yle karşılaşır, sonra da babası ve komutasındakilerle savaşır.
Stan Lee, ‘Hulk’ı Frankenstein’la ‘Dr. Jekyll and Mr. Hyde’dan ilham alarak yaratmıştı. İzlediğimiz ikinci adımın yapımcılarından Gale Ann Hurd, yaratığı tanımlarken Frankenstein’a ‘Notre Dame’ın Kamburu’nu da ekliyor. Nasıl tarif ederseniz edin, kendisinin dışında bambaşka bir şekle bürünen ve bu gerçekle yaşamak zorunda olan biri var huzurlarımızda. Ama, çizgiromanların derinliği ve karakterinin psikolojisi de bir yere kadar; çünkü eğer sinema bir çizgi kahramana el atmışsa bilin ki işin felsefesi için değil, aksiyonu içindir. Nitekim ikinci adımda, evet Bruce Banner, içindeki kötülükle uğraşmak istiyor ama karşı tarafın bitmez tükenmez hamleleri, doğasıyla sık sık buluşmasına ve “Kızarsam çok kötü olur” cümlesini fazlaca kurmasına neden oluyor. Leterrier’nin filmi, doğrusu aksiyonun hakkını bir noktaya kadar iyi veriyor; özellikle Hulk’ın açık alanda General’in adamlarıyla ve Bronsky’yle savaşı oldukça sürükleyici. Hele ki, Bronsky’nin devi kızdırarak sıkı bir darbe yediği sahne var ki, ayrıca içerdiği mizahla belki de filmin en keyifli bölümü burası.

 


Acıların şehri New York
Lakin sonlara doğru Bronsky’nin, içindeki kötülüğe yenilerek ‘The Abomination’ adlı bir yaratığa dönüşmesi ve yeni formuyla New York’ta, Hulk’la kapışması fazla çocuksu olmuş (sanki buralarda özel efektler de etkileyici olmaktan çok çizgi film tadında olmuş). Yani film sonlara doğru (helikopterli sahnelerle yoluna devam etmesine karşın) fazla irtifa kaybediyor.
Dolayısıyla ‘The Incredible Hulk’, Ang Lee’nin hem hikâyedeki derinliği, hem de görsel açıdan çok parçalı anlatımının çizgiroman ruhuna denk düşen ifadesiyle, bence özel bir yerde bulunan ilk filmi kadar başarılı değil. Ama yine de bu tür pahalı oyuncaklara ‘tu kaka’ demek zor, biliyoruz ki alıcıları her daim var ve bu filmler, her daim kitlelerin ilgisini çekiyor.
Kariyerindeki en önemli çıkış olan ‘Primal Fear’da çift kişilikli bir karakteri canlandıran Edward Norton, ‘Hulk’ta da benzer bir rolün keyfini sürüyor. Liv Tyler için söylenecek bir şey yok; o zaten öykünün ‘maksat güzellik olsun’ kategorisine ait. William Hurt, ‘idare eder bir kötü’, Tim Roth da gayet başarılı bir kötü. Lakin Roth, keşke içindeki kötüyü Haneke’nin ‘Ölümcül Oyunlar’ında ortaya çıkarsaymış da, ailesini kurtarsaymış diye düşünmeden edemedik. Roth’un canlandırdığı Bronsky’nin Rus kökenli olması da, ‘soğuk savaş zihniyeti’nin hâlâ sürdüğünün, filmdeki ifadesi.
Zaman zaman (özellikle Ross’u alıp kaçırdığı bölümde) ‘Sin City’ benzeri bir görsel estetiğe ulaşan film, en fazla tahribatı New York’a yapıyor. Daha önce King Kong’un, Godzilla’nın, tuhaf yaratıkların (‘The Cloverfield’), uygarlaşmış türlerin (‘Maymunlar Cehennemi’) saldırılarına uğrayan, arada ‘İkiz Kuleler’ini de kaybeden şehir, bu kez de Hulk’la ‘The Abomination’ın kapışmasına şahit oluyor. Sözün özü hâlâ orada birilerinin yaşaması mucize.

 


Devrimci olmak varken
Son bir not da Bruce Banner’a... Filmin başında Brezilya’da günlerini geçirdikten sonra Guetamala ve Meksika üzerinden ülkesine dönüyor. Bu coğrafyada o kadar zaman geçirince insan biraz Latinleşir ve hatta, fark etmeden devrimci bile olabilir. Bizimki, koca bir deve dönüşüyor ama ruhuna asla devrimcilik katamıyor. Kim bilir, kendisi ve dünya dengeleri açısından böylesi bir dönüşüm belki daha hayırlı olurdu hepimiz için.