İkinci el 'karantina'

İkinci el 'karantina'
İkinci el 'karantina'
İtfaiyecilerle gittikleri binada kısılıp kalan muhabir ve kameran virüs yüzünden saldırganlaşan hastaların hedefi olur. Film, Ölüm Çığlığı ismiyle vizyona giren Goya ödüllü İspanyol filminin uyarlaması

 

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYINIZ


GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

KARANTİNA

Yönetmen : John Erick Dowdle
Senaryo : John Erick Dowdle, Drew Dowdle
Oyuncular : Columbus Short, Greg Germann, Jay Hernandez, Jennifer Carpenter, Rade Serbedzija, Steve Harris, Johnathon Schaech
Yapımcı : Sergio Aguero, Roy Lee, Doug Davison, Clint Culpepper
Görüntü Yönetmeni : Ken Seng
Müzik : Pilar Mccurry

FİLMİN KONUSU

Dünyanın geri kalanı uykudayken çalışan insanları konu alan bir televizyon reality programı için, muhabir Angela Vidal (Jennifer Carpenter) ve kameramanı Scott’a (Steve Harris) Los Angeles itfaiyesinde birkaç itfaiyeciyle birlikte gece vardiyasına katılma görevi verilir. Olaylı bir gecenin ardından gelen bir acil yardım çağrısı üzerine şehir merkezindeki küçük bir apartmana giderler. Polis memurları bir apartmanın üçüncü katından gelen, insanın kanını donduran çığlıklardan ötürü olay yerine varmışlardır bile. Flaş bir haberle karşı karşıya gelen Angela ve Scott her şeyi kaydetmeye kararlıdırlar.
Araştırmak için binaya girdiklerinde, gecelik giymiş bir kadının karanlıkta tek başına durduğunu görürler. Kadının üstü başı kan içindedir ve kesik kesik soluk almaktadır. Hasta gibidir. Bir polis yardım etmek için yanına yaklaştığında ona dişleriyle saldırır.
Çevredekiler kadını durdurup, polis için yardım getirmeye yeltenirler. Ama binadan çıkmaya çalıştıklarında, HKÖM’nin (Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi) apartmanı karantinaya aldığını görürler. Tüm çıkışlar mühürlenmiştir ve ağır silahlı görevlilerce tutulmaktadır. Telefon, internet, televizyon ve cep telefonu bağlantıları kesilmiştir. Üstelik, yetkililer içeride hapis kalanlara bir açıklama yapmazlar. Apartman sakinleri çok geçmeden paniğe kapılırlar. Olup bitenlere bir anlam vermeye çalışırken, destek için ister istemez birbirlerine sığınırlar.
Ardından yukarı katlardan bir çığlık gelir ve herkesin toplandığı avlu şeklindeki lobiye üçüncü kattan bir ceset atılır.
Ve saldırı tekrar başlar…
Nihayet karantina kaldırıldığında, olup bitenlerin tek tanığı kameramanın yaptığı kayıtlardır. 

YAPIM NOTLARI 
Dilimizde yer alan “karantina” kelimesi beraberinde akla “korku”, “hastalık” ve “soyutlanma” kelimelerini de getiriyor. Ama film aslında başka bir dilde hayat buldu. Yapımcı Sergio Agüero, ödüllü İspanyol filmi “REC”i (film En İyi Kurgu ve En İyi Yeni Kadın Oyuncu dallarında Oscar’ın İspanya’daki dengi olan Goya Ödülü aldı) Ocak 2007’de İspanya’ya yaptığı bir gezi sırasında keşfetti. “Filmin uluslararası haklarını satmak için hazırladıkları tanıtım kaydını izledim. Film henüz bitmemişti bile, ama o tanıtım filmi bile iliklerimi dondurmaya yetti” diyor Agüero.
Böylesine sürükleyici ve tüyler ürpertici bir film projesiyle karşılaşınca, Agüero hemen İngilizce versiyonunu yapmanın ne kadar iyi olabileceğini düşündüğünü söylüyor ve, “İspanya’da hâlâ ‘REC’in çekimlerini sürdürüyorlardı ki projeyi buraya, Amerika’ya getirip Vertigo Entertainment’tan Roy ve Doug’a sundum” diyor. Roy Lee ve Doug Davidson, daha önce de “The Ring/Halka”, “The Grudge/Garez” ve “The Departed/Köstebek” gibi yabancı filmlerin İngilizce uyarlamalarını Amerikan izleyicisine sunmuş isimlerdi. Agüero, bu yüzden, filmin Vertigo’ya çok uygun olduğunu düşündü.
Yapımcı Lee, “REC”in ilk tanıtımını görüp, senaryoyu okuduğunda büyük heyecan duydu. Bu konuda, “Onda özel bir şeyler olduğunu hissedebiliyordunuz” diyor. İspanyol filminin tamamlanmasının üzerinden çok geçmeden, iki ortak filmin bir kopyasını aldılar ve Screen Gems’e izlettiler. Screen Gems yapımı büyük coşkuyla karşıladı ve hızla hayata geçmesi için girişimde bulundu. “Bu film görev aldığım diğer filmler kadar hızlı ilerledi” diyor Lee ve ekliyor: “Filmin orijinalini izlememizden filmin ana çekimlerinin başlamasına kadar geçen süre üç aydan kısaydı”.
Senaryonun uyarlanması görevi John ve Drew Dowdle kardeşlere verildi. İkilinin kısa süre öncesinde kaleme aldığı belgesel tarzı gerilim “The Poughkeepsie Tapes”te John yönetmenlik, Drew ise yapımcılık görevlerini de üstlenmişlerdi. Karantina yapımcıları Dowdle kardeşlerin filmin başarısı için ihtiyaç duydukları kişiler olduklarını düşündüler. Filmde görev almaları için teklif götürüldüğünde, kardeşler bu fırsatı düşünmeden kabul ettiler.
Yönetmen John Dowdle bu konuda şunları söylüyor: “Drew’la birlikte bu görev için çok daha büyük yönetmenler rakibimizdi. Ama iki kişi olduğumuz için herkesten çok hazırlık yapabileceğimizi fark ettik. Bu işi almak için yapabileceğimiz her şeyi yapmak için gece gündüz çalıştık”.
Drew kardeşinin sözlerine şunları ekliyor: “Bizim için mükemmel olduğunu düşündük. Daha önceki filmimizde olduğu gibi, bu filmde de pek çok gerçeklik öğesi vardı. O yüzden bu filmi alabilmek için hakikaten çok çaba gösterdik”.
Bu strateji işe yaradı. “Dowdle kardeşler projeye duydukları büyük coşkuyla bizim gönlümüzü fethettiler” diyen Agüero, şöyle devam ediyor: “İspanyol senaryosunun iyi yönlerini alıp, Amerikan izleyicisi için çarpıcı hâle getirecek şekilde hikayeyi yorumladılar”.
Çoğu tekrar yapım bir ön taslağa sahip olma avantajına sahiptir çünkü üzerinde çalışılacak bitmiş bir film vardır. Projeyi uyarlayanlar, perdeye neyin yakıştığını, hikayeyi ve gerilimi pekiştirmek için nelerin değiştirebileceğini görebilirler. “REC”te ise durum farklıydı. John Dowdle bu konuda şunları söylüyor: “Aslında biz filmi orijinal filmi görmeden önce uyarladık. O film henüz kurguya bile girmemişti. Senaryoyu aldık, fragmanı izledik ve ona göre uyarlamayı yaptık”.
John sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tekrar film yapmak ilginç bir süreç. Bazı açılardan bu durum insana daha fazla özgürlük tanıyor, yaratıcı açıdan ise daha kısıtlayıcı oluyor. Orijinal malzeme o kadar güzeldi ki onunla çalışırken büyük bir keyif ve heyecan duyduk”.
Drew ise şunları ekliyor: “Böylesine yüksek kaliteli bir kaynak malzemenin olması güzeldi. Orijinale olabildiğince sadık kalmaya çalıştık çünkü pek çok açıdan başarılıydı. Dürtüsel olarak insan bir şeyleri değiştirmek ve daha iyisini yapmak istiyor ama bence bir çok yerde bu dürtüye direnmemiz ve zaten iyi olanı berbat etmememiz gerekiyordu. Orijinale sadık kalmak ile senaryoya kendi imzamızı atmak arasında kurduğumuz dengeden çok memnun kaldık”.
Yapımcı Lee’nin bu konudaki yorumu ise şöyle: “Esasında yeni senaryoyu yazarken onlara oldukça büyük bir özgürlük tanıdık, ama onlar orijinalin peşinden gitti çünkü orijinali gerçekten çok etkiliydi ve böyle bir malzemeyi yeniden yaratmak istemediler”.
Yapımcılar yeni projenin gerçekçilik öğelerini pekiştirebilmek için birkaç değişiklik yaptılar. Agüero bunun nedenini şöyle açıklıyor: “İspanyol filminde film biraz daha doğaüstüydü. Dowdle kardeşler çok daha korkunç olabilmesi için hikayeyi biraz daha gerçekçi kılmak istediler. Filmde işlediğimiz bir diğer konu da, bize kurtarmaya gelmesini beklediğimiz hükümetimizin, burada, bizi nedenini açıklamadan karanlıkta bırakan gizli düşman olduğu gerçeğinin yarattığı paranoyaydı”.
“Bu filmde olasılığı olmayan hiçbir şeyin yer almaması konusunda çok dikkatliydik” diyor John Dowdle ve ekliyor: “Filmimizin ‘gerçekliğe dayanan’ yapısı onu pek çok korku filminden ayırıyor”.
Sonuç olarak, yapımcılar “orijinale sadık kalmak ile senaryoya gerçekten kendi imzamızı atmak arasında kurduğumuz dengeden çok memnun kaldılar” diyor Drew Dowdle.
Filmin merkezinde, apartmanda olup bitenleri kaydeden tek bir kameradan “ele geçen” video kaset görüntüleri yer aldığı için, neredeyse tüm film gerçek zamanlı. Apartmanın içinde sağa sola, merdivenlerden aşağı yukarı gidip gelen kesintisiz kayıtlı sahneler birkaç dakika sürebiliyor. Bir sonraki sahneye geçmeden önce ekran kararıyor ya da bulanıyor. Bir sahneden diğerine geçiş büyük ölçüde gizli kesintilerle gerçekleşiyor.
“Her şeyi kameranın bakış açısından görüyoruz” diyor yönetmen Dowdle ve ekliyor: “Kapının çevresinde, duvarın ardında neyin ya da kimin olduğunu göremediğiniz bir filmde çok ürkütücü bir şey var. Sadece kameranın gördüğüyle sınırlı kaldığınızda, kendinizi gerçek bir mekanda gibi hissediyorsunuz”.
“Mükemmel olmayan bir ışık ve mükemmel olmayan bir kamera bakışıyla oynamak çok hoşumuza gitti; görmek istediğiniz her şeyi göremediğiniz, duymak istediğiniz her şeyi duyamadığınız bir ortam bu” diyor Drew ve ekliyor: “Filmin kusursuzluktan uzak bu yapısı onu çok gerçek kılıyor. Günümüzün YouTube kültüründe, herkes her şeyi kamera kaydından izliyor. Her şeyi tek bir kameradan izlemek izleyiciler için son derece doğal”.
Yapımcılar, ayrıca, filmi senaryodaki sıraya göre çekmeyi tercih ettiler. Mekan, oyuncuların programı ve zaman kısıtlamalarından ötürü çağdaş sinemacılıkta bu uygulama artık neredeyse tamamen terk edildi. Lee’nin bu konudaki açıklaması şöyle: Karantina’yı düz sırayla çektik: Çektiğimiz ilk sahne senaryodaki ilk sahne, çekilen son sahne de senaryodaki final sahnesiydi. Bu sayede çekimler ilerlerken gerilim de arttı”.
John Dowdle sıralı çekim yapmanın gerilimi gerçekçi kılma ve aksiyonun dozunu düzenli olarak arttırmanın yanı sıra, duygusal yönden de fayda sağladığına inanıyor: “Bir karakter ölünce, oyuncunun da işi bitiyordu. Kamera karşısındaki ölümleri gerçek bir anlam kazanıyordu çünkü öldüklerinde onları kaybediyorduk”.
Yapımcılar sıralı çekim yapmanın kendilerine sette ters etkiler olmadan denemeler yapma özgürlüğü tanıdığını gördüler. John bunu şöyle açıklıyor: “Denemelerimiz çoğu zaman oyuncuların görünümlerini ya da içinde bulundukları durumun gerçekliğini değiştiriyordu. Eğer karışık sırayla çekim yapsaydık, her şeye önceden karar vermek gerekecekti; o anda karar veremeyecektik. Drew da ben de çekim yaptığımız ana hakkını vermemiz gerektiğini düşündük. Bunu önceden yazıp çizerek yapamazsınız”.


Karantina için oyuncu seçimi küçük bir iş değildi. Yapımcıların seçeceği oyuncuların inandırıcı bir şekilde dehşete düşmüş görünmeleri ve oynaması çok yorucu bu korkuyu gerçek zamanlı çekimler süresince koruyabilecek dayanıklılığa sahip olmaları zorunluydu. Her karenin gerçekçi görünmesi şarttı. Film ancak oyuncular izleyicileri gördüklerinin gerçek bir dehşet olduğuna ikna edebilirlerse başarıya ulaşırdı.
Özellikle de baş karakter Angela Vidal’ı oynayacak aktrisi seçmek filmin başarısında kilit rol oynuyordu. Rol çok güçlü bir dönüşüm gerektiriyordu. İzleyiciler Angela’yı ilk olarak yerel bir televizyonda çalışan, kariyerine yeni başlamış, acemi, kıpır kıpır bir muhabir olarak görüyorlar Karantina ilerledikçe, Angela iyimser biri olmaktan uzaklaşıp, önce kararlı ve cesur biri, sonrasında ise ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleşen dehşete düşmüş bir kadına dönüşüyor.
Rolün Jennifer Carpenter’a verilmesine ilişkin olarak, Agüero şunları söylüyor: “[Screen Gems başkanı] Clint Culpepper onunla daha önce ‘The Exorcism of Emily Rose’da çalışmıştı. Ayrıca, hepimiz Jennifer’ı ‘Dexter’dan tanıyorduk ve güçlü, çekici bir kadın olduğu için ondan etkileniyorduk”.
John Dowdle ise, “Drew’yla ikimiz ‘Dexter’ı çok beğeniyoruz; ‘Emily Rose’a da bayılmıştık. Ama ikisinde de oynayanın aynı kişi olduğunu anlamamıştık. Bunu fark ettiğimizde, onun bu rolde inanılmaz olacağını da fark ettik” diyor.
Carpenter’ın Karantina’ya ilişkin olarak şu yorumu getiriyor: “Projenin ilgimi çeken yönü çoğu birbirine yabancı insanlardan oluşan bir grubun bir binaya hapsolması ve yaşamları için savaşması. Güvenli bölge hemen pencere pervazın ardında, ya da birkaç kat aşağıda, bir kapının öbür tarafında; kurtuluş kolunuzu uzatabileceğiniz bir mesafede. Bu düşüncenin tüm film boyunca hüküm sürmesi ve rol arkadaşımın çoğunlukla bir kamera olması bana oldukça ilgi çekici geldi...”.
Genç aktris sözlerini şöyle sürdürüyor: “Pek fazla korku filmi izlemem. Korku filmleri izlemek belli türde bir zevk gerektirir. Ama bu film yapım biçimi açısından gerçekten benzersiz. Bana senaryoyla birlikte orijinal filmin bir DVD’sini gönderdiler. Beş dakikasını izledikten sonra onları aradım ve, ‘Bunu yapmak istiyorum. Bunun olmasını nasıl sağlayacağız?’ dedim. Hakikaten çok iddialı bir senaryoydu ve filmin yapım biçimine dair yaklaşımları da çok iddialıydı”.
Carpenter böylesine kesintisiz bir korkuyu oynamanın zor olduğunu da sözlerine ekliyor: “Senaryo sizden baştan sona saatte 160 km hızla gitmenizi istiyor. O korkuyu, belki de yarım saat ya da beş dakika ömrünüz kaldığı düşüncesini korumanız önemli. Gerçekten yorucuydu”.
Carpenter yoğunluğunu koruyabilmek için birçok “aptalca numara” kullandığını da sözlerine ekliyor: “Bazen müzik dinlemek ya da çekimden önce çığlık atmak beni motive eder; bazen de kendimi her şeyin gerçek olduğuna inandırmak için kendime biraz zaman tanımak. Kimi zaman ise üçe kadar sayıp işe koyulmak ve neler olacağını görmek yeterlidir. Ama o tempoyu korumak, sahnelerin gerçekçi olmasını sağlamak ve gerçek olan bir şeye dayandırmak zorluydu”.
John Dowdle aktrisin filmdeki performansı için, “Jennifer tek kelimeyle inanılmaz. Tüm gün formda kalıyor ve her kayıta çok şey katıyor. Müthiş fikirler sunuyor. Ayrıca olağanüstü yetenekli. Yapamayacağı hiçbir şey yok” diyor.
Drew Dowdle ise şunları ekliyor: “Jennifer istisnai bir aktris. Her karede gerçekçi görünüyor. Oyuncu kadromuz için harika bir öncü oldu. İşini onun kadar başarıyla yapan bir oyuncumuz olduğu için şanslıydık”.
Yapım için harcanan emek göz önünde bulundurulduğunda, Carpenter ortaya çıkan filmden büyük memnuniyet duydu. “Bence bu, tekrar tekrar izlemeniz gereken filmlerden olacak. İzleyiciler, ‘Bunu nasıl yaptılar?’ diyecekler. İşin eğlenceli yanı da bu. Biri bana filmden ne beklemek gerektiğini sorsa, onlara kendilerinin beklediğini beklemek gerektiğini söylerim çünkü biliyorum ki fragmandan, internetten ya da arkadaşlarından edindikleri bilginin filmi anlatmak için yetersiz kalacaktır”.
Angela’nın yanından hiç ayrılmayan çalışma arkadaşı kameraman Steve’i canlandıran Steve Harris perdede sadece birkaç kez görünse de sesini film boyunca duyuyoruz. Aktör David E. Kelley’nin hit dizisi “The Practice”teki rolüyle tanınıyor.
“Ağırlıklı olarak sesinizin duyulduğu bir film yapmak büyüleyici” diyor Harris ve ekliyor: “Senaryoyu ilk okuduğumda kameramanı canlandırmak istedim. O anda filmi normal şekilde çekeceklerini sanıyordum. Harris kameranın önünde sandığı kadar uzun süre yer almayacağını öğrendiğinde, filmi yapma konusunda daha da heyecanlandığını söylüyor.
Yönetmen Dowdle’ın bu konudaki açıklaması şöyle: “Steve’le önce kameranın önünde bolca yer alacağı bir rol canlandırması için konuşmayı planladık. Ama bizimle görüşmeye geldiğinde kameraman rolünü istediğini söyledi. Karakterde kimsede olmayan bir şey görmüştü”.
Harris kameraman karakterini sadece kamerayı tutan biri olarak görmedi; Angela’nın çalışma arkadaşı ve koruyucusu olarak da gördü. Bu konuda, “Angela’ya zarar gelmesini önlemeye çalışıyor. Gerek onun gerek kendinin hayatta kalması için büyük uğraş veriyor”.
Aktör filmin “gerçek olabilme olasılığı” özelliği taşımasının da kendisi için cazip olduğunu şöyle dile getiriyor: “Bu filmde beni gerçekten yakalayan özellik buydu: Gerçekten olabilecek bir şey üzerine kurulu”.
Angela ve Scott’ın gece boyunca izleyeceği Los Angeles itfaiyecileri Jake ve Fletcher rolleri için Jay Hernandez ve Johnathon Schaech tercih edildi. Hernandez’le birlikte çalışma konusunda, Schaech şunları söylüyor: “Oturduk ve rolümüzün büyük kısmını oluşturan dostluğumuz üzerinde hazırlık yaptık, karakterlerimizi ve her sahnede nasıl oynayacağımızı çalıştık. Harikaydı”.
John Dowdle, Schaech’in rolüne ilgili ve araştırmacı yaklaşımından oldukça etkilendiğini dile getiriyor. “Öylesine karizmatik ki yer aldığı sahneyi çalıyor. Rolüne tam anlamıyla bürünebilmek için itfaiyecilerle birlikte gezdi. Ayrıca gördüğüm en büyük, en çılgınca bıyığı bıraktı” diyor yönetmen gülerek.
Schaech bıyıkla ilgili tercihi için şunları söylüyor: “İtfaiyecilerle zaman geçirdim ve fark ettim ki çoğu itfaiyecinin çok kalın ve erkeksi bıyıkları var. Bu yüzden ben de bıyık bıraktım. Dört günde uzadı”.
Yıldızı yükselmekte olan Hernandez ise rolü için fazla araştırma yapmak zorunda kalmadı çünkü Oliver Stone imzalı “World Trade Center”daki rolü için itfaiyeciler hakkında yeterince şey öğrenmişti. Aktör filmin neden bu kadar etkili olduğuna dair düşüncesini açıklarken, Harris’in gerçekçilikle ilgili yorumunu yineliyor: “Bana göre, bir şey korkutucu olacaksa, gerçeğe dayanmalı. İnsanlara bir şeyin sadece film dünyasında değil gerçek dünyada da mümkün olduğunu hissettirirseniz, korku gerçek olur”.
Hernandez filmin çekim tarzından ve izleyici üzerinde yaratacağı etkiden de memnun olduğunu şöyle ifade ediyor: “Kendilerini karantinaya alınmış, bir binaya hapsolmuş gibi hissetmeyi ummalılar. İzleyici koltuğuna oturduğunuzda, kendinizi oradaymış gibi hissedeceksiniz. Duygusal gelgitleri, korkuyu, heyecanı hissedeceksiniz çünkü oraya ışınlanacaksınız. Duygusal olarak etkilendiğinizi gerçekten hissedeceksiniz”.
Uğursuz apartmanın sakinleri arasında yer alan ve tıbbi bilgilerini filmin kurbanları üzerinde kullanması istenen veteriner hekim Lawrence’ı, “Ally McBeal”dan tanıdığımız Greg Germann canlandırıyor. “Binanın doktoru oluyorum. Kedi ve köpekler üzerinde çalışmış olduğum için, bu iş için az çok yeterliyim” diyor Germann gülerek. Rolü gereği insanlara iğne yapması gereken aktör, “Rolü alma nedenlerimden biri bu. İğnelerle çok iyiyimdir” diyor.
Germann senaryoyu okur okumaz projeye büyük ilgi duydu. “Daha önce bir korku filminde oynamamıştım. Pek benim türüm sayılmaz. Ama bu senaryo bir gerilim gibiydi, elinizden bırakamıyordunuz. Okuması gerçekten eğlenceliydi çünkü her sayfası, her anı aksiyon yüklüydü. İlk andan itibaren bir şeyler olmaya başlıyor ve sonuna kadar da devam ediyor”.
Apartman sakinleri arasındaki bir diğer kişi de, Marin Hinkle’ın canlandırdığı endişeli anne Kathy’ydi. Kocası karantina çılgınlığı başlamadan önce binadan çıkınca, Kathy hasta olan ve durumu gittikçe kötüleşen kızıyla birlikte apartmanda kısılıp kalır. Hinkle oyunculuk yeteneğinin farklı bir yönünü gösterecek olduğu için heyecanlıydı. “Bir sitcom oyuncusuyum. Bizimki elbette hafifliğin ve sakarlığın ön planda olduğu bir tür” diyen Hinkle, şöyle devam ediyor: “Menajerim beni arayıp, ‘Bir korku filminde oynamaya ne dersin?’ diye sordu. Benim korku filmlerine karşı bir şeyim var ama bunu okudum ve içinde öyle bir gerçeklik hissi var ki sanki o anda olup bitiyormuş gibi hissediyorsunuz. Bunun çok ilginç olduğunu düşündüm”.
Hinkle’ın Karantina için oyuncu seçmeleriyle ilgili hikayesi gerek mizahi gerek üzücü yönüyle unutulmazdı. Aktris bunu şöyle açıklıyor: “Küçük bir çocuğum var, tıpkı filmde olduğu gibi. Yani o tür bir bağlantı zaten vardı ama seçmelerde çocukla ilgili ne yapacağımı düşünmemiştim. Bu yüzden çantamı kullandım; çantam çocuğum oldu. Filmde çocuğumun benden koparılıp alındığı işkence gibi bir sahne var. Bu yüzden seçmede de çantam benden kopartılıp alındı. Çantam elimden alınınca geri geri gidip arkadaki duvara çarptım. Bağırıyor, çığlık atıyordum; Meryl Streep’in ‘Sophie’s Choice’taki bir anı gibiydi. Sahne bittiğinde, ‘Vay canına, bu gerçekten gerçekçiydi’ diye düşündüm. O gece yatağıma yattıktan beş saat kadar sonra doğum sancısından bile beter bir acıyla uyandım. Anlaşıldı ki o çılgın sahne, bir böbrek taşını harekete geçirmiş”. Bunun yarattığı acının hayatının en katlanılmaz acısı olduğunu belirten aktris, “Eğer bir korku filminde yer almak istiyorsanız, tek yapmanız gereken ‘böbrek taşı düşürmeyi’ düşünmeniz. Bu size ne kadar büyük bir çığlık atabileceğiniz konusunda gereken fikri verecektir”.
Hinkle, filmi değerlendirirken, yapımcıların korkuda biraz da mizah bulabilmelerinden memnun olduğunu da sözlerine ekliyor: “Filmde birazcık da komedi olması olağanüstüydü. Bir örtüşme söz konusu: Hayatın en ciddi anlarını yaşarken, korku anlamında en uç noktadayken, işi şakaya vurmak zorundasınız. Gerçek hayatta olan budur. Babam kalp krizi geçirdiğinde hastaneden otel diye söz edip duruyordu: ‘Bu otel çok güzelmiş’ gibi şeyler söylüyordu. Ben de ona, ‘Baba, bence burası bir hastane’ diyordum. Çehov’da kederin ortasında kahkaha vardır; acı bunu beraberinde getirir. Sanırım beni senaryoya çeken şeylerden biri buydu”.

APARTMAN
İspanyol yapımcılar “REC”in çekiminde gerçek bir mekan kullandılar. Karantina’nın yapımcıları da ilk başta aynı şeyi yapıp gerçek bir mekan kullanmayı düşündüler ve Los Angeles’ın ünlü binası Bradbury Building’i görmeye gittiler. Ama binayı sadece geceleri kullanmalarına izin verildi. Gece çekimlerinin yarattığı zorluk bir yana, senaryo apartmanın iç mekanlarının ana merdivenlerle birlikte kesintisiz çekimle kaydedilmelerini gerektiriyordu. Her kayıtta hileye başvurulması, her gün her bir ofisin tekrar dekore edilmesi ya da çekimler süresince ofislerin kiralanması gerekecekti. Sonunda, set inşa etmek çok daha mantıklı göründü. Sony Pictures stüdyolarındaki Plato 23’e üç katlı bir apartman inşa edildi. Platonun 4500 metrekarelik muazzam alanı ve 10 buçuk metre yüksekliği, set için mükemmel bir mekan oluşturduğu gibi, yapımcıların senaryonun gereklerine uygun bir set tasarlamalarına da olanak tanıdı.
“Setin inşası gerçekten özen gerektiriyordu” diyen Drew Dowdle, bunu şöyle açıklıyor: “Filmde olmasını istediğimiz o kadar çok şey vardı ki sete tam anlamıyla bağımlıydık. İnşaat departmanı, senaryoyu ve aksiyonu tasarımına çok büyük ölçüde aktarmayı başardılar”.
“Yapım tasarımcısı Gary Steele ve ekibi apartmanın tasarımında muhteşem bir iş çıkardılar” diyor Agüero ve ekliyor: “Çok kapsamlı ve çok ayrıntılıydı. Ana merdivenler ve avlunun etrafına dizilmiş küçük apartman dairelerinden oluşuyordu. Bu sayede, yönetmenimiz merdivenlerden aşağı ve yukarı, dairelerden içeri ve dışarı upuzun, çok organik ve inandırıcı çekimler yapabildi. Bina seti bizim işimizi de kolaylaştırdı: Makul saatlerde son derece kontrollü bir ortamda çalışabildik”.
Üç katlı sette (platonun ‘kalıcı’ bölümlerine ulaşan dördüncü bir kat da vardı) altı yatak odasının yanı sıra, yemek ve oturma odasıyla birlikte tam dekorasyonlu 3 birim daha vardı. 1.500 metrekarelik bina “ölü alanlar”dan da (hiçbir yere açılmayan kapılar) yararlandı ve kalıcı kayıt bölümü, diğer birimler ve depo olarak buraları kullandı. Setin tamamını inşa etmek altı hafta boyunca 40 kişilik bir ekibin çalışmasını gerektirdi. Yapı çelik konstrüksyondu. Yapım tasarımı biriminin, yapısal ve dekoratif amaçlı yaratımlarını üreten kendine ait bir demir işleme atölyesi bile vardı.

Filmin, izleyicinin olayları kameramanın video kamerasından izlemesini öngören anafikri gereği, HD (yüksek çözünürlüklü) kayıt yapmak daha avantajlıydı. Yapımcı Lee bu konuda, “HD’yi seçtik çünkü daha sonra üzerinde oynayarak haberlerdeki ve gerçek yaşam çekimlerindeki görüntülere benzetebilmemiz bizim için çok önemli konulardan biriydi” diyor.
Yapımcılar Sony F-23 kamerada karar kıldılar. Görüntü yönetmeni Ken Seng, F-23’ün kendine özgü getirilerinin olduğunu belirtiyor: “Kayıtları istediğimiz kadar uzun tutabiliyor, tekrar tekrar üzerinden geçebiliyor ve filmin çekim tarzından taviz vermeden, görüntülere haber ya da belgesel görünümü kazandırabiliyorduk”.
Tek bir eksi vardı. Seng bu konuda, “Kameranın ağırlığı 25 kiloydu. Filmin gerçekçi görünmesi için, bu ağır mı ağır kameranın sürekli olarak elde taşınması gerekiyordu. Kamerayı düzeneğe yerleştirdiğinizde, sürekli olarak merdivenlerden bir aşağı bir yukarı ilerleyen operatörün 35 kiloluk bir donanımı taşıması gerekiyordu. Görüntü inanılmaz oldu ama oldukça zorlu bir çalışmaydı” diyor.
Seng açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “Filmde yer alan herkes bunun, çok teknik olması nedeniyle, daha önce çalıştıkları hiçbir filme benzemediğini söyledi. Her bir kayıt son derece zorluydu. Bazen binanın dört bir yanında geçen beş dakikalık bir sekans için on kez kayıt alınıyordu. On üç oyuncu, bir kameraman, bir odaklayıcı, bir dublör koordinatörü ve bizlerin de aralarında bulunduğu tüm teknik ekip bir kaydın başarılı olması için aynı anda doğru işi yapmak zorundaydı. Dolayısıyla, bu sekansların ilerleyişini izlemek gerçekten heyecanlıydı. Bir odadan koşarak geçerken, 180 derecelik görüş açısına geçiyorduk. Bazen de kablo taşıyıcımız kaydın ortasında kameranın altından geçmek için tam sürat koşup patinaj çekiyordu. Kamera arabası sürücümüzün yüzü ve omuzları yara bere içinde kaldı. Herkesin üzeri sahte kanla kaplıydı. Kamera ekibi için hakikaten fiziksellik gerektiren bir yapım oldu”.
Kimi zaman da kameranın kendisi için fiziksellik söz konusuydu. Bir keresinde, “[Kamera operatörü] Columbus koşarken bir kabloya takıldı. Sanırım kamerayı yerden alıp kayda devam edebilmemiz kameranın sağlamlığının bir göstergesi” diyor Seng.
Dowdle ise şunları ekliyor: “Filmin çılgın temposu gereği, ve kameranın aksiyonun ortasında yer almasından ötürü, ona bir karakter gibi davrandık. Her şeyin daha gerçekçi bir his uyandırması için kameranın hırpalanması gerektiğini fark ettik: Karakterler yeri geldiğinde onu sarsmalı, yoldan çekilmesi için itmeli ya da ona tutunmalıydı. Birden fazla kez onu tutkalla toparlamamız gerekti ki tekrar çalışabilsin”.
Çekimlerin zorluğu konusunda John Dowdle’ın yorumu ise şöyle: “On beş oyuncuyu çeken bir kameramız vardı. Bazen çekimlerde tehlikeli sahneler, efektler ve benzeri bir çok şey de yer alıyordu. Çoğu günü tek bir sekansın kaydıyla geçiriyorduk. Beş dakikalık bir sahnenin tek bir kayıtla çekilmesi için çok sayıda prova ve bloklama gerekiyor. Pek çok gün akşamüstü saatlerinden önce çekimlere başlayamadığımız için, o saatten sonra tekrar tekrar çekim yaptık. Normal bir filmde göreceğiniz türde kayıt yapmadığımız için kurguda çok fazla şey gizleyemezdik. Bunu sette yapmamız gerekiyordu”.
Aynı şey filmin etkileyici tehlikeli sahneleri için de geçerliydi. Bunlardan çok sayıda vardı ama tümünün de tek seferde yapılan kayıtlara pürüzsüzce entegre edilmesi gerekiyordu. “Tehlikeli sahneleri normalde olduğu gibi parçalayıp ayrı ayrı çekemiyorduk” diyor John Dowdle ve ekliyor: “Organik bütünün içine oturtulmaları gerekiyordu. Oyuncular rol yaparken birden bire tehlikeli sahneye geçilmesi ve bu süreçte oyuncuların rollerine devam etmeleri gerekiyordu”.
“Çocukları sert zemine fırlatmak, insanları korkuluklardan düşürmek bizim için çok farklı bir aşamaydı ve muhteşemdi” diyerek gülüyor Drew.
Işıklandırma da zorlu konulardan biri oldu. Seng bu konuda şunları söylüyor: “Her bir çekim için, geniş ekran, orta yakınlık ve yakın çekim için ışıklandırma yapıyorduk çünkü tüm açıları aynı anda kaydetmemiz gerekiyordu. Ortamı ışıklandırılmış gibi göstermeyen, ışığı mekana yayılan türde küçük lambalar kullandık. Bunların haricinde, olabildiğince normal lambalar kullanmaya çalıştım. Oluşan çok yalın ve kasvetli görüntü hikaye açısından çok işe yaradı”.
Tüm bu ayrıntılı ışıklandırma süreci saatler süren düzenlemeler gerektirdi. Drew Dowdle, “Oyuncular bize karşı çok sabırlı davrandı” diyor.
Aktör Jay Hernandez, “Zorluydu çünkü aynı anda pek çok şeyi doğru yapmak zorundaydınız. Müzik yapmak gibiydi. Tüm enstrümanların birlikte çalması şarttı. En az bir kez her şeyin aynı anda mükemmel işlemesi şarttı”.
Germann da bu görüşe şu sözlerle katılıyor: “Gerçekten meydan okuyan ve heyecan veren bir çalışma biçimi çünkü herkesin üzerine düşeni yapmasını gerektiriyor. Bir kişi bile hata yapsa, tüm aydı baştan almanız gerekiyor. Bu filmde yer almak çok eğlenceli ve çok ödüllendirici oldu”.
Johnathon Schaech ise, “O ana gerçekten odaklanmanız gerekiyordu” diyor ve ekliyor: “Karakter olarak nasıl bir geçmişiniz olduğunu iyi bilmeliydiniz. Bu yüzden itfaiyecilerle çok çalıştım ve her durumda ne yapmam gerektiğini öğrenmek için çok şey okudum”.
Polis memuru Wilensky’yi canlandıran Columbus Short da filmin oyuncudan en üst düzey performansı istediğini doğruluyor: “Bu film daha çok oyunculara dayanan türde; adeta tiyatro gibi. Tek seferde ve uzun kayıtlar alınıyor; oyuncular doğaçlamada sürekli olarak birbirlerine meydan okuyorlar. Buna bayıldım. Böyle çalışmak bir hediyeydi. Oynamanız gerekiyordu. Oyuncunun rüyasıdır bu”.
Doğaçlama stili ve kamera kullanımı, yine de, biraz tuhaf gelebilirdi. Sonradan kurguda kullanılacak kapsamlı kayıtlar, her oyuncunun performansının farklı farklı çekimleri yoktu. Kocası bunun ne anlama geldiğini sorduğunda, Hinkle gülerek şu yanıtı verdiğini söylüyor: “Bu demek oluyor ki sonunda filmde yer alıp almayacağından emin olmazsın. Kameranın ardında yüreğin ağzında fon görüntüsü oluşturduğun halde, sonradan filmi izlerken ‘Ben [o sahnede] kameranın önünde hiç bulunmamıştım diye hatırlıyorum’ diyebilirsin. İnanılmaz gerçekçi bir şekilde rol yapıyorsun ve egonu tamamen bir yana bırakman gerekiyor. Aktris bunun aynı zamanda heyecan verici de olduğunu söylüyor ve bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Kazalar bazen filmin en keyif verici bölümlerini oluşturabilir”.
Jennifer Carpenter konuya son noktayı koyuyor: “Başlarken John’ın bize söylediği bir şey vardı: ‘Sizi rol yaparken görüntülersek, kaydı baştan almak zorunda kalırız’. Bana öyle geliyor ki çok kolay bir film gibi görünecek. İzlemesi hiçbir şekilde kolay olmayacak, ama sanki yapımı çok zahmetsizmiş gibi görünecek ki bence bu filmin aslında ne kadar zor olduğunun bir göstergesi”.
İzleyicilerin ne beklemeleri gerektiği konusundaki yorumları sorulduğunda Dowdle kardeşler şunu söylüyorlar: “Soluksuz izlenecek bir film. Aklınızı başından almasını beklemelisiniz”.