İmtiyazsız ve fakat kaynaşamamış bir Sınıf

İmtiyazsız ve fakat kaynaşamamış bir Sınıf
İmtiyazsız ve fakat kaynaşamamış bir Sınıf

Sınıf?ta öğretmen François Be- gaudeau kendini oynuyor.

Son derece deneysel, ama bir o kadar samimi ve gerçekçi bir çalışma olan 'Sınıf'ta, belki ilk yarım saat, 45 dakika zorluyor ama daha sonra, gerçekliğin bir parçasına dönüşüyor ve yaşananlara, dahil oluyorsunuz
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 

 FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN


Bu sene Cannes’da ‘Altın Palmiye’yi kazanan ve bugünden itibaren gösterime giren ‘Sınıf’ üzerine laflamadan önce galiba bir konuya açıklık getirmek, daha doğrusu meseleye Doğu’dan bakma durumunda olmanın kendine özgü gerçekliğinden bahsetmek gerekiyor sanırım. Mesela Alan Parker’ın, Pink Floyd’dan mülhem ‘The Wall’unu ele alalım. Malum filmde (ki bence Parker’ın en iyi işlerinden biridir) hatırlanacağı gibi, Batı’nın eğitim sistemi ve bu sistemin bireyi, belli bir kalıba sokma çabaları anlatılır. Filmin ana fikrine göre insan ruhu bu, aynı tornadan çıkma mantığını reddetmek durumundadır. Fakat, filme Türkiye’den bakıldığında, bu toplumun henüz eğitimle hesaplaşmasının tamamlanmadığını, birçok çocuğun okuma eylemiyle yüzleşemediğini, küçük kızların çok uzun süreden beri ‘Baba beni okula gönder’ diye sızlandıklarını görürüz. Yani onlar için hesaplaşılması gereken bir kurum olan eğitim, bizim için henüz ‘şart’ aşamasındadır.
Laurent Cantet’nin filmi ‘Sınıf’ (Entre les murs) ise bu tuhaf çelişkinin tam da ortasında duruyor gibi. Mevzubahis olan konu Batı tipi eğitim, ne var ki bu eğitimle yüzleşmek zorunda olanlar buraların çocuklarını hatırlatıyor. Filmde, dertleri ‘La Haine’den (Protesto) beri sinemaya, araba yakma ve bilumum isyan vakalarıyla da hayata akseden ‘öteki’ Fransa’nın doluştuğu bir ‘Sınıf’ söz konusu. Cantet, bir zamanlar öğretmenlik yapmış ve daha sonra anılarını romanlaştırmış François Begaudeau’nun kitabından yaptığı bu uyarlamada, birçok ilginçliğe imza atmış. Öncelikle filmin öğretmeni, Begaudeau’nun bizzat kendisi. Öğrenciler de benzer şekilde gerçek. Sınıf ise Faslı, Afrikalı, Çinli, Türk, Karayipli, İspanyol vs. kökenlilerden oluşuyor. Bu ‘karma’, aslında günümüzün ‘Fransız mozaiği’.
Cantet, bazen upuzun plan-sekanslarla yaşanan anı sonsuzluğa taşıyor. Son derece deneysel, ama bir o kadar samimi ve gerçekçi bir çalışma olan ‘Sınıf’ta, belki ilk yarım saat, 45 dakika zorluyor ama daha sonra, o gerçekliğin bir parçasına dönüşüyor ve yaşananlara, dahil oluyorsunuz.


‘Sınıf’ın en uyumlusu Türk
Eylemler kadar diyalogların sahiciliği, özellikle karakterlerin kökenleri üzerinden yapılan futbol tartışmaları, Zinedine Zidane’ın ‘çok özel’ değeri, İtalyan Materazzi’ye karşı duyulan nefret, belki de filmin popüler kültür açısından akılda kalan en belirgin yanları. Öte yandan Süleyman karakterinin uyumsuzluğu ve gerçekçi çıkışları, filmin yaşanan dünyayla olan en sıkı bağı. Filmin Türkiye’yle bağı ise sınıftaki öğrenciler arasında yer alan Burak Özyılmaz. Minik Burak, aslında munis ve uyumlu haliyle, öykünün belki de en sorunsuz karakteri.
‘Sınıf’la birlikte aslında Cannes’ın bu seneki hasatında yer alan en iyiler faslı, huzurlarımıza gelmiş oluyor. ‘En İyi Yönetmen’in galibini (Nuri Bilge Ceylan ve ‘Üç Maymun’u yani) geçen ay izlemiştik. ‘Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen filmle (‘Gomorra’) geçen hafta tanışmıştık. Bu hafta da ‘Altın Palmiye’nin sahibiyle yani ‘En İyi Film’le haşır neşir oluyoruz. Bu üç film de, aslında Sean Penn yönetimindeki jürinin ne kadar doğru seçimler yaptığını gösteriyor. Üç yapıt arasındaki farka gelince, Nuri Bilge kendi filmografisi içinde belki de ilk kez gerçekçilikten kurmacaya kayıyordu ‘Üç Maymun’da, ‘Gomorra’yla ‘Sınıf’ ise gerçeği, tüm acımasızlığı ve yalınlığıyla önümüze atıyor.