Kanlıca'ya hoş geldiniz!

Kanlıca'ya hoş geldiniz!
Kanlıca'ya hoş geldiniz!
ABD'de yayımlanan ve Türkiye'de de hatırı sayılır bir izleyici kitlesi bulunan 'Revenge'in yeniden çevrimi olan 'İntikam'ın ilk bölümü dün Kanal D'de yayımlandı. Orijinalinin sıkı bir takipçisi olarak 'İntikam'ın karşısına heyecanla kuruldum...
Haber: SİNEM DÖNMEZ - snmdnmz@gmail.com / Arşivi

‘Revenge’in Türkiye ’ye uyarlanacağını duyduğumuzda, ‘Revenge’ hayranları olarak hayli heyecanlanmış, haliyle beklentimizi hayli yüksek tutmuştuk. O gün geçen perşembe geldi çattı. Haliyle biz de hep beraber başına oturduk.
Evet, Türkiye’de dizi sürelerinin uzunluğunun ve böyle olması ‘gerekliliğinin’ hepimiz farkındayız. Dolayısıyla orijinal bölümleri 42 dakikayı geçmeyen bir diziyi 90 dakikalık bölümlere uyarlamak bir meseleydi. Bunun için de bizim izleyici durumu anlasın diye aralara serpiştirilen tuhaf diyaloglara ve dolgu malzemesi sekanslara bir şey demiyorum. Ancak her şeye rağmen söylemek isterim ki bu bir uyarlamadan ziyade, bir ‘remake’ olmuş, yani yeniden çevrim. Bir uyarlama değil bu. En azından birebir çeviri yapmak yerine, daha yerel diyaloglar yazılabilirdi o sahneler için. Eminim diyalog yazarı üzerine bir de çevirmen tutmaktan daha az masraflı olurdu. Örnek vermem gerekirse, dizinin başındaki “Welcome to the Hamptons” yani “Hamptons’a hoş geldin” tek başına bir şey demek. Hamptons, bir mevki, bir sosyoekonomik seviye ima ediyor... “Kanlıca’ya hoş geldin” ise turist beldesinin girişine asılan ‘Beldemize hoşgeldiniz’ flamasından başka bir şey ifade etmiyor yazık ki…

Sosyetik davette opak çorap olur mu?

Kostümler, makyajlar, saçlar, mobilyalar maalesef olmamış. Güzelim vakıf toplantısını bir taşra düğünü şıklığına dönüştürmek için harcanan o kadar paraya yazık değil mi? Kitsch’lik akıyor her yerinden... Şahika Hanım’ın arkadaşlarını ağırlarken oturduğu 80’li yıllarda Bodrum’un zengin villalarındaki yelpaze şeklindeki koltuk oraya hiç olmamış; kürklü paltolar, sakil çantalar, kostümler, davetteki süslemelerin demodeliği ve aristokrasiden uzaklığı gözüme battı da battı. Yani yerelleştire yerelleştire, Türk sonradan görme süslemelerini mi yerelleştirdik? Hangi sosyetik davette bir kadının opak çorap giydiğini gördünüz? Zenginliğin göstergesi illa ki Ferrari mi? Her şeyi geçersem, Yağmur bilgisayardan televizyon kaydı izlerken kasetten sarma sesini neden koymuşlar hiç anlayamadık. Gelelim oyuncu ve oyunculuklara. Herkesten öte tek eleştirim ne yazık ki Beren Saat’e. Geri kalan tüm oyuncular, karakterleri kendilerine göre yoğurup oynarlarken Beren Saat, Emily Thorne taklidi gibi oynamış. Keşke mimiklerini ve bakışlarını Emily Thorne’a benzetmek yerine, kendi meşrebiyle oynasaydı Yağmur karakterini; zira biz Beren Saat’in daha önceki dizi projelerinden, gözleriyle neler anlatabileceğini biliyoruz. Sonuçta kendisi hem Emily Vancamp’ten daha güzel, hem de çok daha iyi bir oyuncu. Nejat İşler biraz olgun kaçmış; Arzu Gamze Kılınç, Victoria’daki o daha baştan sinirinizi bozan burnu havada, şeytani havaya şimdilik tam oturmamış görünüyor. Ama ilerleyen bölümlerde Kılınç’ın daha da havaya gireceğinden kendi adıma çok eminim. Mert Fırat her zamanki doğallığıyla Daniel Grayson sevimliliğine çok yaklaşmış. Zafer Algöz’e diyecek hiç lafım yok. Engin Hepileri için ise sosyal medyada da aynı şeyleri okudum, şahane. Tek eleştirim, biraz daha sevimli olabilirdi. Nolan Ross sempatik bir tip nihayetinde.
Son olarak, Kanal D rulette çıkacak sayıyı bilip de bütün parayı o sayıya yatırmak kadar risksiz bir projeye imza atmış bulunuyor. Bizim seyircinin çok seveceği baştan belli bir hikâye söz konusu. Keşke biraz yerelleştirseydi. Geri kalan her şey, tutacağı kesin senaryo ve o sıkı kadroyla zaten istenen reytingi getirecek ve kendinden söz ettirecektir.