Kendini affedebilme meselesi

Kendini affedebilme meselesi
Kendini affedebilme meselesi
Fatih Hacıosmanoğlu'nun senaristi, oyuncusu, yönetmeni olduğu ilk filmi 'Taş Yastık' gösterimde. Hacıosmanoğlu ana karakter Lodos'un bir türlü kendisini sevmeyi ve sevdirmeyi beceremediğine dikkat çekiyor ve 'Bu nedenle hem kendisine hem çevresine zarar veren birisi o' diye anlatıyor
Haber: DİLAY YALÇIN / Arşivi

 

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

ÇOK EDEBİ BİR KARADENİZLİ... FATİH ÖZGÜVEN'İN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ İÇİN TIKLAYIN


İSTANBUL - Fatih Hacıosmanoğlu’nun yönetmeni oyuncusu ve senaristi olduğu bağımsız film ‘Taş Yastık’ cuma günü tek kopyayla Beyoğlu Alkazar Sineması’nda gösterime girdi. Fatih Hacıosmanoğlu liseden sonra işletme okumak uzere ABD’ye gitmiş. Üniversitedeyken önce oyunculuk sevdası sarmış, College of Dupage’de oyunculuk dersleri aldıktan sonra ‘Batı Yakasının Hikâyesi’nde Bernardo’yu oynamış. Daha sonra Dominican University’de sinemayla tanışmış. ABD’de tiyatrocu arkadaşlarıyla kısa filmler çekerek devam etmiş. Mezun olurken 45 dakikalık ‘Destination’ı çekmiş. ‘Tas Yastık’ ise on yıldır onda neredeyse saplantı olmuş bir hikayeymiş. Amerika’da kitapçıda çalışırken aniden ülkesine dönmeye karar veren uyumsuz Lodos’un hikâyesini anlatan filmi Hacıosmanoğlu’yla konuştuk.

Filmin ana karakteri Lodos hayli problemli. Film ise ‘anneme ve babama’ diye bitiyor. Bir nevi günah çıkarma durumu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Yüzeyde öyle görünüyor. Bu metaforlarla dolu şahsi bir film. Dünyanın şu anki haline baktığmızda onun sadece mikro boyutta bir örneğini çıkarmaya çalıştım. Tabii ki annemden babamdan arkadaşlarımdan esinlendim onlar her zaman bana bir başlangıç noktası verdi ama aslında benim derdim benim tutkularımdı. Aynı zamanda beni rahatsız eden şeylerle, hem kendimle hem etrafımdaki şeylerle biraz yüzleşmek, belki biraz hesaplaşmak. Ama tamamıyla bundan ibaret değil tabii. Onu kelimelerle anlatmak biraz zor.

Ortada sürekli kırdığı bir aile varken Lodos’u affetmemiz mi bekleniyor? Çok hırçın bir film olsa da aslında anlatmaya çalıştığımız şey bizim kendi kendimizi affetmemiz. Af da değil, sevmemiz sevebilmemiz. Belki Lodos kendisini bir türlü sevmeyi beceremediği için veya dışarıdan bir sevgi ve onay görmediği için böyle. Çünkü o zaman hem kendimize hem çevremize zarar vermeye başlıyoruz. Aslında başkasından onay görmemiz gerekmiyor bizim varlığımızla özümüzle sağlıklı bir iletişim kurabilmemiz için. Ama bugünkü dünya platformu bunun üzerine kurulu. Daha doğrusu batı ağırlıklı dünya bakışı bunun üzerine kurulu. Birisinden onay gorürsek birisi tarafından sevilirsek ödül alırsak o zaman kendimizi iyi hissediyoruz. Halbuki bütün bunlardan arınıp kendimizle özümüzle barışıp bir yol bulabilirsek bu durum değişecek.

Film boyunca Boğaz’da olduğu varsayılan bir ‘Kayıp Şiir’in bahsi geçiyor. Bu tavır bana Amerika’da bulunmanızın oryantalist bir bakışa neden olduğunu düşündürüyor.
Onu da sorguluyorum zaman zaman. Bu durum aşırı dikkatli adım atmanıza sebep oluyor. Amerika’da oyunculuğun dışında Shakespeare dersleri aldım. Batıda üstü kapalı veya açık bir Hamlet saplantısı var. Bu saplantı bende de oluşunca ben bunu kendi içimde sorgulamak istedim. Hem seviyorum ama Ophlelia’ya yaptıklarından dolayı Hamlet’i affedemiyorum. Bunu irdelemeye çalıştım. Dolayısıyla “Bu Hamlet’i biraz sevelim de Ophelia’lara zarar vermeyelim” dedim. Tabii ki çok komplike bir eser. Bu kadar basit değil. Klişe sayılabilecek ögeler kullandım ama bu riski de göze alarak kullandım.

Peki ilk uzun metraj deneyimi nasıldı?
Dünyanın en büyük çölünü bir bardak suyla geçmek gibiydi. Hiçbir şirket sponsor olmadı sadece bazı yapım şirketleri destek verdi. Finansal anlamda kimse sponsor olmadı. Kültür Bakanlığı’ndan destek alamadık. Tamamen kendi imkânlarımızla çok ciddi özverilerle yaptık bunu. Senaryo aşaması iki yıl sürdü. Çekim ve post prodüksiyon üç-dört yıl. Birçok oyuncu ve ekibin özverisiyle oldu bu iş. Onların dayanışması olmadan olmazdı. Esas masraf post prodüksiyonda oldu. Çok zorlu bir süreçti. Tabii ilk filmi birilerine kabul ettirmek zor. Belki ikinci filmde yapımı üstlenecek birilerini buluruz bulamazsak da kendimiz çekeriz.

Sürekli büyük şairlere göndermeler, şiirlerinden alıntılar yapıyorsunuz.
Üniversite yıllarından beri kendimce bir şeyler yazıyorum. Şiiri de seviyorum. Şiirin devinimini ve ritmini seviyorum. Edgar Allan Poe, Ömer Hayyam, Can Yücel ve Shakespeare gibi sevdiğim şairler filmde de varlar. Dolayısıyla senaryoyu da uzun bir şiir gibi tasarladım. Onun için belki kısmen çekim aşamasında çok fazla dikkatli olmamdan kaynaklanan biraz didaktik bir durum oldu ama Orson Welles, ‘yönetmen dünyaya bir şairin gözünden bakan bir mercek gibi olmalıdır’ diyor. O şiir ritmini elimden geldiğince sinemaya uyarlamaya çalıştım. Bu filmimde birazcık başarılı olduğumu düşünüyorum ama kat etmem gereken biraz daha yol var.

Etkilendiginiz yönetmenler kimler?
Kurosawa’nın ‘Yedi Samuray’ını çok severim. Coppola’nın ‘Siyam Balığı’nı. Godard’ın ‘Nefes Nefese’sini. Terence Malick’in ‘Days of Heaven’ını çok severim. Şiirsel bir filmdir.

Türk yönetmenlerden kimleri seversiniz?
Nuri Bilge’nin ilk işlerinden çok şey öğrendim. Yılmaz Güney’i çok severim. Lütfi Akad’ı çok beğeniyorum.