Manda yuva kurmuş 'Osmanlı' dalına

Manda yuva kurmuş 'Osmanlı' dalına
Manda yuva kurmuş 'Osmanlı' dalına

?GençFenerbahçeliler?den mülhem ?JönFenerliler?in en iyi espri olduğu filmde, Ata Demirer, kerameti kendinden menkul padişah 7. Osman?ı canlandırıyor.

Gani Müjde imzalı 'Osmanlı Cumhuriyeti', Atatürk olmasaydı şimdiki halimiz nice olurdu üzerine bir fantezi. Film, komediyle dram arasındaki kararsızlığıyla vasat bir çizgide seyrediyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Bu filmi ve ‘Mustafa’yı gördükten sonra okuyunuz: Ne mutlu ki Türkiye artık ‘değilleri’yle var olabiliyor. ‘Mustafa’nın ardından ‘Osmanlı Cumhuriyeti’ni seyretmek, resmin eksik parçalarını tamamlamak gibi. Gani Müjde’nin yazıp yönettiği film, Can Dündar’ın ‘insani’leştirdiği Atatürk’ün karşısına, ‘insanileştirilen’ bir padişahı koyuyor. Ama bu kez de ‘Koskoca sultan âşık olur mu, koskoca sultan zevcesini aldatır mı, koskoca sultan cep telefonundan mesaj çekmeyi bilmez mi, Osmanlıya bu reva mı?’ gibi tartışmalar da başlayabilir, benden uyarması. Malum burası boş işlerle iştigal edenlerin dolup taştığı bir coğrafya. Şaka bir yana popüler sinema adına bizi beklentiye sokan proje ne yazık ki, tam bir hayal kırıklığı. Malum Gani Müjde, bu ülkenin yetiştirdiği değerli mizah kalemlerinden. Gırgır’dan Leman’a, Deli’den Penguen’e birçok oluşumda emeği ve tuğlası var. Üstüne üstlük bence başarılı sayılabilecek bir ‘Kahpe Bizans’ deneyiminin de yaratıcısı. Amma velakin, yaklaşık dokuz yıl sonra kamera arkasına geçerek çektiği ve kağıt üstünde parlak gibi görünen bir fikri ihtiva eden ‘Osmanlı Cumhuriyeti’, hem Müjde adına, hem de sinemamız adına boş bir hamle olmuş.

İlk esprisi 25. dakikada
Önce kısaca konudan bahsedelim: Küçük Mustafa Selanik’te kargaları kovaladığı bir sırada kafesteki bir kuşu kurtarmak adına ağaca çıkar fakat yere düşerek ölür. Böylece vatan, kendini kurtaracak bir liderden yoksun kalır ve tarihin akışı değişir. 2008’e geldiğimizde ise Osmanlı hâlâ varlığını sürdürmektedir. Ama iktidarda bulunan 7. Osman’ın pek bir nüfuzu yoktur. Nazı ve emirleri, sadece saray çevresinde geçer. Çünkü ülke Amerikan mandası altındadır ve Coniler, her tarafta istediği gibi at oynatır. Başmabeyincisi ve dünürü İbrahim Paşa ise gizliden gizliye tahta göz dikmiş ve bu yolda Amerikalılarla işbirliğine çoktan soyunmuştur bile. Bu rutin içinde, saraydaki restorasyon çalışmalarında rastladığı Sanayi Nefise öğrencisi Asude, padişah için yeni bir yürek çarpıntısı ve hayat sevinci olacaktır. Öte yandan yurdun en uç noktası olan Ankara adlı kasabada bir grup genç Amerikan mandasına karşı mücadele vermek için fırsat kollamaktadır.
Filmin en önemli problemi bence kimyası. Hikâye komedi gibi başladı, fakat saat tuttum, ön gösterim sırasındaki topluluk ilk kez ancak 25. dakikada ‘panda ve çiftleşme’ esprisine güldü. Öykü ilerledikçe de komedi formatından çıkıp dramın (trajedi de diyebiliriz) sularına girildi. Lakin bu da ortaya melez bir yapı çıkarıyor. Eğer hedeflenen buysa başarılmış ama böylesi bir filmin ne gibi özelliği var, tartışılır. Gerçi Gani Müjde, bu ayki Sinema dergisindeki söyleşisinde “Film tartışılsın istiyorum” demiş, ama herhalde kastettiği bu değildi. İşin tartışılma meselesine gelince; ‘Osmanlı Cumhuriyeti’, komedi olmak gayretinden drama devşirilirken bizi Atatürk’ün olmadığı bir tarihin getirebileceği sonuçlarla yüzleştirmek istemiş. Fakat hikâyenin sürüklendiği yer, gereksiz ve demode bir antiemperyalist mesaj ve yine hamaset edebiyatı olmuş. Zaten öykü kendi içinde çelişkili: İsyancılar 20. yüzyıl boyunca hiçbir derde deva olamamış padişahlık müessesinden hâlâ niye yardım almak için çabalıyorlar ve bu uğurda Asude’yi araya sokuyorlar, pek anlaşılmıyor. Nitekim film de padişahın teslimiyetçiliğini, sonuçta ‘teslim’ ediyor. Arada da ‘Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni’nin torunuyuz’ ifadeleri hoş bir hatırlatmadan öteye gitmiyor. 7. Osman’ın arada bir ‘babalanması’ da, bize ancak ‘Ah şöyle Atatürk gibi bir lider olacaktı ki’ hatırlatması yapıyor. Ayrıca işin antiemperyalist yanına gelince; tamam gerçekte Amerikan mandasını kabul etmedik ama şu anda içinde bulunduğumuz kültür Amerikan gerçeklerinden ne kadar uzakta? Biraz naifçe olacak ama bir şekilde yine Amerikan mandası altında değil miyiz?
Oyunculuklara gelince, kuşkusuz senaryodan kaynaklı olarak Ata Demirer, gerçek yeteneklerini ortaya koymaktan uzak bir performans sergiliyor. ‘Karacabey bülbülü’ sahnesinin dışında derin izi yok. Ali Düşenkalkar ise her şeye rağmen çok başarılı bir dalkavuk portresi çiziyor.
Sevgili Gani Müjde, ‘Denizde Hayat’ın bir uzantısı olarak ‘Osmanlı’da şimdiki hayat’ şeklinde de tanımlayacağımız bu ikinci uzun metrajlı çalışmasında, ne yazık ki ‘Kahpe Bizans’taki parıltının çok uzağına düşmüş. Doğrusu benim için asıl Gani Müjde, ‘Balat Hikâyeleri’nin yaratıcısıdır.
O günlere ve derin öykülerine döneceği projelerde buluşabilmek dileğiyle...