Mulder ile Scully gene bir arada

Mulder ile Scully gene bir arada
Mulder ile Scully gene bir arada
'The X-Files: I Want to Believe/İnanmak İstiyorum', 1993-2002 yıllarında TV ekranlarında boy gösterip sayısız hayran edinen Mulder ve Scully çiftini bir kez daha bir araya getiriyor
Haber: SEVİN OKYAY / Arşivi

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

İNANMAK İSTİYORUM AMA 'AY İNANMIYORUM'...UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Bu başlığın esas meseleyi özetlediğini düşünüyorum. ‘The X-Files: I Want to Believe/İnanmak İstiyorum’, 1993-2002 yıllarında TV ekranlarında boy gösterip sayısız hayran edinen Mulder ve Scully çiftini bir kez daha bir araya getiriyor. David Duchovny ve Gillian Anderson, her türlü temkini bir yana bırakıp ‘The X-Files’ dizisinin yaratıcısı Chris Carter’ın teklifini kabul etmiş. Carter bu filmin de yönetmeni ve Frank Spotnitz ile birlikte senaristi. Ama filmin esas cazibe kaynağı, meşhur ikili, tabii özellikle de Mulder/ Duchovny.
Zaten başka konularda konuşmaya pek mezun sayılmam. Elbette genel bir fikrim var ama, bizim Astoria’daki özel basın gösterimimize bir bobin (Galiba ‘kısım’ diyorlar) eksik getirilmiş olması, eleştiri yapma umutlarımı kırdı. Hani, arada kestirdim de birazını kaçırmışım diyecek bir süre de değil, 22 dakika. Ne yazık ki, çarşamba akşamki galaya da gidecek vaktim yoktu. Malum, gazeteye yazı yetiştirme durumu...
Öte yandan, Chris Carter’ın filmi hakkında hiç fikir beyan etmeyecek değiliz. Örneğin, diziden uyarlanan bu ikinci film, ilk filmden çok daha açık seçik ve kolay izleniyor. İlk film hayli karmaşıktı, diziyi izlemiş olmayı gerektiriyordu. Uzay ve uzaylı ağırlıklıydı, ‘The X-Files’ın son sezonlarını hatırlatıyordu. Ajanlarımız, dünyada koloni kurmuş uzaylılarla uğraşıyordu. Bu ise konuya tamamen yabancı seyircilerin de sıkıntı çekmeyeceği bir film. Aslında ‘The X-Files’ı bir efsaneye dönüştüren bazı niteliklerden haberdar olamadan ‘Son’ yazısını görecekler ama, belki de ziyanı yoktur. Bu arada, ‘Son’ yazısı demişken, naçizane tavsiyemiz, kapanış jeneriğini sonuna kadar izlemeniz yönünde. Finalde bir sürpriz var. Ayrıca, ilk filmdeki ‘Sigara İçen Adam’ ve ‘Manikürlü Adam’ı telafi edercesine, ‘The X-Files: I Want To Believe’de Walter Skinner’ı (Mitch Pileggi) görmek de gerçek bir sürpriz.
Biz filmi gene de çok kısaca özetleyelim. Kırsal Virginia’nın rüzgârlı tepelerinde bir grup kadın kaçırılıp orada burada insan parçaları bulunmaya başlanınca eskiden yaşananlar unutulur, ajan Fox Mulder (David Duchovny) ve ajan Dana Scully (Gillian Anderson) uzun yıllar sonra yeniden göreve çağrılır. Önce bir Katolik hastanesinde doktorluk yapan Scully’ye haber gelir. O da Mulder’ı arar. Sakalı uzamış Mulder, münzevi bir şahıs olarak evde oturmaktadır. Scully durumu ona anlatır. Bir kadın ajan, Monica Banan (Xantha Radley) kaçırılmıştır. İki ajan, onu bulmaya çalışır. Kadın olanı, Dakota Whitney (Amanda Peet), Mulder’ın kendine özgü yeteneklerine, doğaüstü sezgilerine güvenir. Erkek ajan Mosley Drummy ise (Alvin ‘Xzibit’ Joiner) Mulder ile Scully’nin varlıklarından rahatsız olur.
Daha önce çocuk tacizinden yargılanmış, psişik güçlere sahip sabık rahip Joseph Crissman (İskoç aktör Billy Connolly) da işin içine girer. Mulder, olup bitene ilişkin vizyonlar gördüğünü söyleyen, ajan Monica’nın yaşadığını düşünen ve bu olayda FBI’a yol gösteren ihtiyar rahibe inanma eğilimindedir. Bilim kadını olduğunu asla unutmayan Scully ise geçmişteki suçlarından da nefret ettiği için ona kötü davranır, tövbekâr olduğuna da inanmaz. Scully, bir yandan da ender rastlanılan bir beyin hastalığından mustarip küçük hastası Christian Fearon (Marco Nicolli) için üzülür.
‘The X-Files: I Want to Believe’, dizinin hayranlarının memnuniyetle izleyip hasret gidecereği, diziyi bilmeyenlerin de farklı nedenlerle ilgisini çekecek bir film. Chris Carter, karakterlerini gayet iyi geliştirmiş, heyecanlı bir hikâyesi var, bir hikâyenin nasıl anlatılacağını da iyi biliyor. Fazla iddiası olmayan bir film yapmış, bu da hayrına olmuş. Gene akıllıca bir kararla, senaryosunu gene Frank Spotnitz ile birlikte kendisinin yazdığı 1998 yapımı ‘The X-Files’ın yolundan gitmemiş, bambaşka bir yol tutturmuş. Ülkesinde bu dizi sayesinde ilah mertebesine erişmiş Duchovny, reddedilmeye şerbetli Mulder’ı her zamanki yumuşaklığıyla oynuyor. Dizide de gıcık olduğum Scully’ye gelince, bilim kadını tavrını burada da sonuna kadar sürdürüyor.