'Mustafa' hakkında bilinen şeyler...

'Mustafa' hakkında bilinen şeyler...
'Mustafa' hakkında bilinen şeyler...
10 Kasım 1938, saat 09.05... Mustafa Kemal, her fani gibi bu dünyadan göçüp gidiyor. Aradan geçmiş 70 küsur yıl. Hem bu toplum, hem de sineması hâlâ gerçek Atatürk'ü arıyor, merak ediyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FRAGMANI VE FOTOĞRAFLARI İÇİN TILAYIN

 

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

Elbette hamleler yapılıyor; bize ta ilkokul sıralarından bu yana neredeyse mutlak bir model olarak sunulan bu devasa portrenin insani yönleri neydi, ne yer ne içerdi, etrafıyla ilişkileri nasıldı, onca kalabalığın içinde yalnız mıydı vs. Geçen yıl Can Dündar, bu yolda bana kalırsa oldukça kayda değer bir adım attı. Ne var ki film, vizyona çıktığı andan itibaren bambaşka tartışmaların hedefi haline geldi, odak kaydırıldı. Başta ‘Şu Çılgın Türkler’in yazarı Turgut Özakman’ınki olmak üzere, klasik reflekler harekete geçirildi ve hâlâ Mustafa Kemal’i bir tabu olmaktan çıkarıp şöyle eli yüzü düzgün bir şekilde tartışmanın zamanının gelmediğini bir kez daha anladık. O güzelim klişesiyle, toplum birçok şeye olmadığı gibi buna da hazır değildi. Şimdi ise devreye Zülfü Livaneli’nin ‘Veda’sı giriyor ve Atatürk olgusunu, bir kez de müzisyen, köşe yazarı, politikacı, edebiyatçı ve de yönetmen kimliğine sahip bir aydının gözüyle izliyoruz.

‘Ben birdirbir oynamam’
‘Veda’, Mustafa Kemal’in hayat hikâyesine genel çizgileriyle bakan bir yapım olmuş. Film, 10 Kasım sabahı, vefata çok az bir süre kala açılıyor ve Ulu Önder’in yaveri Salih Bozok’un anlatıcılığı (gâvurcası ‘narrator’) eşliğinde öykü bize aktarılıyor. Bozok, oğlu Muzaffer’i apar topar yanına çağırıyor ve altı yaşından itibaren tanıdığı ve yanında olduğu Mustafa Kemal’in ölmesi sonucu, intihar edeceğini açıklıyor. Muzaffer gözyaşları içinde Dolmabahçe Sarayı’ndan ayrılırken Bozok da, oğluna yazdığı bir tür ‘veda’ mektubunda, aslında Ata’nın vedasını dillendiriyor. Ve mektubun okunma aşamasında biz de geri dönüşlerle Mustafa Kemal’in Selanik’te başlayan ve Dolmabahçe’de sona eren serüvenini izliyoruz.
Annesi Zübeyde’nin hoca olmasını isteği Mustafa, gittiği Kuran kursunda arkadaşı Salih’le itişirken rahleye çarparak yere düşürüyor. Kursun hocası (imamı yani), rahleyi kimin düşürdüğünü bütün sınıfa soruyor ve yapanın ortaya çıkmaması durumunda, herkesi falakaya yatıracağını söylüyor. Mustafa ortaya çıkıp bütün suçu üstleniyor. Bu cesurca davranış, Salih’i (yani Bozok’u) çok etkiliyor ve böylece, hayatı boyunca arkadaşının yanından ayrılmıyor. Ayrıca iki arkadaş subay mektebinin ilk aşamalarındayken Mustafa’nın, mahallede ‘birdirbir’ oynamayı reddedip savaş oyununu tercih etmesi ve burada ilk ‘askeri zekâ’sını göstermesiyle de, hem Salih, hem de biz seyirciler, dehâdaki ilk emarelerle karşılaşmış oluyoruz. Film, sonrasında kronolojik olarak akıp gidiyor ve Atatürk’ün hayatındaki bellibaşlı dönemeçlerle bizi baş başa bırakıyor.
Zülfü Livaneli, geçen yıl Can Dündar’ın ‘Mustafa’da ‘insanileştirdiği’ Atatürk’ü, ‘Veda’da yeniden eski yerine koyuyor: Yani ulaşılmaz, mutlak, her daim doğru ve neredeyse Tanrısal konumuna geri döndürüyor... Film bütün o başarılı kostüm tasarımı, dönem atmosferi ve görsel zenginliğine karşın ne yazık ki içerik anlamında hiç yeni bir şey söylemiyor, Livaneli’nin senaryosu bildiğimiz, ilkokuldan bu yana okuduğumuz, gördüğümüz olayların kronolojik akışı şeklinde gelişiyor. Kafamızda var olan imaja taze bir soluk ya da farklı bir bakış getirmiyor. Ama bence mesela şu ilginç yan var; Mustafa Kemal, Çanakkale’de savaşırken siperden çıkış emrini veriyor ve bizzat muharebenin içinde yer alıyor. Bu bölüm adeta ‘Braveheart’ türü savaş sahneleriyle donatılmış. Mustafa Kemal de, bu bölümde elinde tabanca muharebenin içinde yer alırken düşmana ateş ediyor. Bu sahnelerden biz, Ulu Önder’in karşı cepheden askerleri vurduğunu görüyoruz. Tarihsel olarak böyle bir gerçek var mıydı, bugüne kadar ben hiç bir yerde okumadım, duymadım, görmedim. Neyse, benim suçum olabilir...

Müzik fazla devrede
Öte yandan filmin sinemasal anları da ancak sonlara doğru beliriyor; o da Fikriye’yle Latife’nin çekişmesinde kıyıya vuruyor. Yani hikâyenin yaşayan ve seyirci gözüyle baktığımızda içine girebildiğimiz sadece iki karakteri var; onlar da aynı erkeğe sahip olma yarışında birbirlerinin değili konumuna düşen iki kadın... Dün Radikal’de yayımlanan eleştirmen görüşlerinde Cüneyt Cebenoyan da altını çizmiş, mesela Latife hanımdaki meleklikten şeytanlığa dönüşümün sinemasal izleri filmde hiç yok, sadece kabuller var. Bu da senaryonun karakter bazında dersine hiç çalışmadığını gösteriyor.

Yalnız değilsin Ata’m!
Toparlarsak ‘Veda’, bir sinema filminden çok Atatürk’ün hayatındaki bellibaşlı dönemeçleri (karga kovalama hariç), resimleştiren bir çalışma olmuş. Filmde olaylar ait olduğu sanatın ifade biçimlerinden çok, anlatıcının sözleriyle bize yansıtılıyor ve bu sözler bir anlamda görselleştirilmiş oluyor. Ve devreye de çoğu kez müzik giriyor. Bunu belki de kamera arkasındaki kişinin aslında bir müzisyen olmasına da bağlayabiliriz ama öte yandan çok iyi biliyoruz ki, bir filmde eğer müzik, her şeyi bastırıyorsa, anlatımda problem vardır.
‘Veda’ kuşkusuz Dündar’ın ‘Mustafa’sıyla her anlamda kıyaslanacak: İçerik, yaklaşım ve de sinemasal anlamda... Onca karşılaştırmanın içinde dikkat çekecek bir unsur da ‘yalnızlık’ vurgusu olacak. ‘Mustafa’, Atatürk’ün giderek yalnızlaştığına vurgu yapıyordu. ‘Veda’ ise, en azından Salih Bozok vasıtasıyla Ata’nın yalnız olmadığını ifade ediyor. Ve bir başka noktaya daha dikkat çekiyor; Mustafa Kemal için iki kişi intiharı göze alıyor; Fikriye ve Salih Bozok. Biri başarıyor, biri başaramıyor. Bir de naçizane kanaatimce, filmin en olmamış sahnesinin altını çizeyim: Mustafa Kemal annesine Anadolu’ya gidip ülkeyi kurtaracağını açıkladığında Zübeyde Hanım, padişaha karşı gelinmemesi gerektiğini söylüyor. Bu tavır karşısında da Mustafa Kemal, annesine “Bırak anne bırak, ben kimin ne olduğumu biliyorum” diyor. Bu gayet insani bir tepkiyi içeren cümle, filmin o mesafeli duruşu karşısında çok absürd kalmış.

‘Veda sonatı’ olamamış
Oyunculuklara gelince; hem Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey’i, hem de kendisini canlandıran Sinan Tuzcu sırıtmıyor. Zaten öyle kadrajlar yakalanmış ki, bilinen tüm Atatürk imajları filmde yeniden yaratılmış. Öte yandan Tuzcu’nun canlandırdığı karakter, pek yaşamıyor. Çünkü senaryo öyle yazılmış. Keza Salih Bozok’ta Serhat Mustafa Kılıç ve Zübeyde Hanım’da Dolunay Soysert de sırıtmıyor. Lakin ben filmde en çok Fikriye’de Özge Özpirinçi’yi, Latife’de de Ezgi Mola’yı beğendim, ama onlar da gerçek kişilikler miydi, yoksa bu film için mi yaratılmışlardı, hikâye bu konuda seyircisini ikna edemiyor.
Can Dündar’ın ‘Mustafa’sındaki anlatıcı, filmin bir yerinde, “O, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmişti” diyordu. ‘Veda’nın bence gerçek problemi işte burada beliriyor. İktidarı gökyüzünden yeryüzüne indiren adamı, yeryüzünün bir parçası yapmak yerine tekrar gökyüzündeki yerinde bırakmamız yönünde çabalıyor. ‘Veda’nın sunduğu Atatürk, sık sık poz kesen, son derece havalı, ta en başından beri ‘Ben farklıyım’ diye haykıran, her daim iyi giyinen, janti, sanki üzerinde bir hale varmış gibi dolaşan bir kişilik. Dolasıyla böylesi bir kişiliği, mesela günümüz sinema seyircisinin beğenip özdeşleşmesi ve “İşte benim kurtarıcım buydu” deyip benimsemesi, bana biraz zor geliyor.
Sonuç? Bence ‘Veda’, bütün bu yukarıda saydığım özellikleri itibarıyla harcanmış bir proje, kaçırılmış bir fırsat olmuş. Sinemamız hâlâ ‘Mustafa Kemal filmleri’ne aç. Zülfü Livaneli de benim için hâlâ o güzelim şarkıların sahibi ve sahibi olmaya da devam edecek...