'Mustafa' hakkında her şey

'Mustafa' hakkında her şey
'Mustafa' hakkında her şey
Can Dündar'ın metni kuşkusuz tam bir 'tabudeviren' özelliği taşımıyor. Ama 'Mustafa', bugüne kadar yapılanları bir ya da birkaç adım ileriye taşıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

 

Her şeyin başı kargaları kovalamaktı elbet. Küçüklüğünde tarlasına izinsiz girenlerin peşinden koşan adam, büyüdüğünde de önce ülkesine izinsiz girenleri, ardından da eski rejimi kovalamıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa ve öz hikâyesi, işte buydu. Bize, ta ilkokuldan bu yana hep bu öğretilmişti. Ayrıca da O’nun, (mesela şiirlerde ‘Yeleleri alevden al bir ata bilmiş’ şeklinde tasvir edilen, ‘Mavi gözleri çakmak çakmaktı’ denilen adamın), özel hayatına ilişkin bir kaç anekdot vardı belleğimizde. Annesi Zübeyde, babası Ali Rıza Efendi’ydi. Latife’yle evlenmişti, Ülkü evlatlığıydı, ha bir de rakıyı çok severdi...
Türkiye, aynı zamanda bir ‘tabular cumhuriyeti’ olduğu için bugün 85. yaşını kutladığımız Cumhuriyet’in kurucusu hakkında hâlâ birtakım sayfaların boş olduğu, hâlâ Mustafa Kemal Atatürk’e ait birtakım bilgilere ulaşamadığımız zannı hepimizin bilinçaltında var. 1881’de başlayıp 1938’de biten bir hayatın muhasebesi, bugün hâlâ açık veriyor. Bir Fransız Napolyon’un Josephine’le olan ilişkisinden Elbe’deki sürgününe kadar olanlar hakkında her türlü bilgiye sahip, Rusya bile Stalin’le hem geçmiş zaman fiilinde, hem de şimdiki zamanda hesaplaşmış gözüküyor. Nixon ve Kennedy üzerine kaç film çevrildi, sayısı belirsiz. Ama biz ‘Atamız’la bir türlü hesaplaşamadık, hesaplaşamıyoruz. Daha doğrusu ona ve biçtiğimiz role kıyamıyoruz. Kim bilir, bugünden itibaren izleyeceğimiz ‘Mustafa’daki bir tespit yüzünden belki de her şey. “O, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmişti” diyor, filmin anlatıcısı konumundaki Can Dündar. Biz ise bu, ‘yeryüzü nimetleri’ni daha fazla önemseyen adamı hep gökyüzünde tutalım dedik galiba ve bütün tartışmalar da muhtemelen bu yüzden çıkıyor.
Dündar’ın ‘Mustafa’sı, yukarıda bütün bu özetlemeye çalıştığımız, “Aman dokunursak bir yeri çizilir, belki kırılır, dökülür, tamir de edemeyiz” portresini yeniden tanımlamasa da, bugüne kadar yapılan okumaları ileriye götürmeye çabalayan bir çalışma. Atatürk’ün 1938’de hasta yatağında başlayan film, geriye dönüşlerle hem Mustafa’nın, hem de onun nezdinde yeni bir ulusun doğum sancılarını anlatıyor.
Can Dündar’ın yazıp yönettiği ve de seslendirdiği film, bizi Mustafa’yla Selanik’e bağlı Langaza kasabasında karga kovalarken tanıştırıyor. Minik çocuk, burada içindeki ‘yurt’ özleminin ilk emarelerini gösteriyor; kendine dört çınar dalıyla ayakta duran, çuval ve çalılarla çatısı kurulmuş basit bir ‘evcik’ yapıyor. Manastır’da geçen askeri eğitimin ardından 1899’da ilk kez İstanbul’u gören Mustafa Kemal, daha sonra ‘her Türk genci’nin işlediği varsayılan bir suçtan, ‘gizli örgüt kurmak’tan Şam’a sürülüyor. Burada Trablusgarp cephesinde savaşa katılan ve ilk deneyimlerini kazanan genç subay, peşi sıra ‘askeri ataşe’ olarak atandığı Sofya’da ‘Batılı olmak’ fikrini içinde yeşertmeye başlıyor. Bu noktada kilit bir cümle de kuruyor: “Bu işler bir gecede olur.” Yani ‘devrim’. Sonrası ise Mustafa Kemal’in adım adım yükselişi, Çanakkale’deki başarıları, Sultan Vahdettin’le görüşmesinin ardından Bandırma vapuruyla Samsun’a çıkış, Kurtuluş Savaşı dönemi, Meclis kurma çabaları, ve en nihayetinde Cumhuriyet’in ilanı...

Çok yalnızmışsın be Atam
Film, Mustafa Kemal’in peşini bırakmıyor, ölümüne kadar takip ediyor. Evlilikleri, aşkları (Matmazel Corinne’le başlayıp Fikriye ve Latife’yi de kapsayan bir süreçte), eylemleri, kızgınlıkları, arkadaşlarıyla olan ilişkileri, küskünlükleri ve en nihayetinde yalnızlığı...
Dündar’ın metni kuşkusuz tam bir ‘tabudeviren’ özelliği taşımıyor. Ama ‘Mustafa’, bugüne kadar yapılanları bir ya da birkaç adım ileriye taşıyor. Ziya Öztan’ın filmlerinde rakı içerken ve Latife’den “Mustafa, gir artık içeriye” şeklinde ‘azar işitirken’ gördüğümüz portreye, eklemeler yapıyor. Cumhuriyet Mahkemeleri’nde bir anlamda ‘verdirttiği’ ölüm kararlarını, muhalefetin susturulma hamlelerini, yabancı basının onun hakkındaki ‘Diktatör’ suçlamasını bu çalışmada bulabiliyoruz. Ayrıca öğrencilik sırasındaki ‘haytalığını’, İstanbul’daki eğlence hayatına olan düşkünlüğünü, aşk konusundaki görüşlerini de: “Sevmek mi? Vakit bulabildik mi?” Keza Fikriye’ye yaptığı haksızlığı, ‘İstikbâlin Türk kadını’ olarak gördüğü Latife’yle ancak üç yıl evli kalabilmesini ve sonuçta bu ilişkiyi “Ordular idare ettim ama bir kadını idare edemedim” şeklinde özetleyişini de... Film, Mustafa Kemal’in ‘pragmatist’ yanına da vurgu yapıyor. Kendisine yönelik ‘Dinsiz Mustafa’ söylemlerini boşa çıkarmak için Meclis’in açılışını 23 Nisan Cuma’ya getiriyor ve biz de bu yüzden her 23 Nisan’ı, ‘Neşe doluyor insan’ tadında kutlamış oluyoruz. Keza Batı’ya karşı Bolşevik kartını da kullanıyor ve işin içine Lenin’i de katıyor (Yoksa gerçekten ‘Marksist Leninist’ bir örgüt üyesi miymiş?) Ayrıca askeri açıdan Kartacalı Hannibal’in Roma ordularını darmadağan ederken kullandığı taktiği de uyguluyor: ‘Düşmana en güçlü olduğu yerden saldırmak...” Devrimleri sayesinde de eski dilde yüzde 10 olan okuma oranını, Latin alfabesiyle çok kısa bir sürede yüzde 25’e çıkarıyor. Böylece ‘Bu işler için en az beş yıl lazım’ diyenlere de, kendi çapında bir ders veriyor.
Sol gözünde bir harp anısı, yüreğinde ‘Elveda Rumeli’ projesinin bir parçası olarak kaybedilen Selanik ve içinde hiç dinmeyen bir yalnızlık... Can Dündar’ın filmi ‘Mustafa’, bence amacına ulaşıyor (Sadece küçük bir hatırlatma: ‘Resmi tarih’ten bize bir hoş anı olarak düşülen “Senin de adın Mustafa, benim de. Bundan böyle...” faslı filmde yok.)
Proje, Atatürk’ü genel olarak zaaflarıyla da perdeye taşımak istemiş. İtalyan heykeltıraş Canonica’nın “Az konuşuyor, çok düşünüyor” olarak tanımladığı bu adam, filmde ‘Büyük bir yalnızlık’ın en önemli unsuru olarak sunuluyor. Etrafından arkadaşları, sevdalıları birer birer eksiliyor. Ama ya halkı? Film, Ata’nın aslında geniş kitlelere de pek ‘güvenemediğini’ bir cümle olarak not düşüyor: 1927 yazında İstanbul’a girişinde halkın coşkulu alkışları karşısında heyecan duyup duymadığını merak eden Hamdullah Suphi Tanrıöver’e “Hayır, bu gördüğün kalabalık gün gelir seni linç eder” diyor. Cumhurbaşkanlığı döneminde, kaleme sarılıp Kurun gazetesinde Asım Us takma adıyla kendi fikirlerini manşete taşıması da ilginç elbet...

Genç subaylar ‘hep’ rahatsız
Film, görsel açıdan elindeki olanakları son derece başarılı kullanmış. Canlandırmalarda, elde edilen yeni belge ve fotoğrafların kullanımında hiçbir sorun yok. Ayrıca diyaloglar da iyi yazılmış. Ama benim bu filmden çıkardığım ‘kıssadan hisse’ yalnız bir adam portresinden çok, Türkiye’nin 20. yüzyıl serüveninde başımıza gelen şeylerin kaynağını daha iyi görebilmek. Bir asker olarak Atatürk, yapacağı işleri hep kafasında kurmuş ve aynı zamanda ‘sosyal bir darbeci’ olarak her şeyin bir gecede olabileceğine inanmış. Keza bu inancını uygulama fırsatı da bulmuş. Hal böyle olunca, ‘Devrim Arabaları’nda da gördüğümüz üzre, bu ülkede subaylar ‘hep’ rahatsız oluyor. Yeni bir Atatürk olma özlemiyle de, meselelerin sivillere bırakılmayacak kadar önemli olduğunu düşünüyorlar sanırım. Bu yüzden de 2000’lerde bile ‘darbe’ ciddi bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor.
Sonuç olarak bu filmin modern eğitim sistemi içinde, eski tabiriyle ‘Milli Eğitim Bakanlığı’nın tavsiyesiyle’ ibaresi eşliğinde orta dereceli okullar için kaynak bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Goran Bregoviç’in müziği de elbetteki vurgulanması gereken bir başka unsur. Daha önce Nâzım’ı canlandıran Yetkin Dikinciler’in bu kez Atatürk’ün sesi olarak karşımıza çıkması ise değişik bir tat olmuş. “O iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmişti” ifadesi de laiklerle diğerlerini yeniden karşı karşıya getirecek ve filmin üzerine yapılacak tartışmalar daha da şiddetlendirecek galiba.