Nene Hatun böyle mi anlatılır?

Nene Hatun böyle mi anlatılır?
Nene Hatun böyle mi anlatılır?
'Mahpeyker'den sonra 'Nene Hatun' da bir başka Osmanlı kadınını perdeye taşıyor. Ne var ki bu tarihsel olma iddiasındaki yapım da, hem içerik hem de görsel açıdan sınavı geçemiyor

UĞUR VARDAN

 FİLMİN FOTOĞRAFLARI VE FRAGMANI İÇİN TIKLAYIN

 

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

Sinemamız tarihle olan ödeşmesini sürdürüyor. İki hafta önce izlediğimiz ‘Mahpeyker: Kösem Sultan’ın ardından bu hafta da bir başka ‘kadın’ karakter, Nene Hatun perdeye taşınıyor. Yönetmen Avni Kütükoğlu, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filminde belleklere ’93 Harbi’ olarak da yerleşen ‘1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ sırasında, Erzurum’daki halk direnişinin öncülerinden olan Nene Hatun’un hikâyesini aktarırken, arka planda da bir dönem panoraması çizmeye çalışmış.
Önce kısaca öykü diyelim: Çarlık Rusya’sı, gardı düşmüş Osmanlı’yı daha da çökertmek ve Panislavizm’i daha geniş alanlara yaymak için çıkarttığı savaşta, harbin ikinci cephesini Kafkasya üzerinden yürütmektedir. Kars’ı işgal ettikten sonra Anadolu ’da ilerleyen sayıca üstün Rus Ordusu karşısında Gazi Ahmet Muhtar Paşa, birliklerini Erzurum’a çeker. Osmanlı hem yorgun ve bitaptır, hem de malzemece eksiktir. Üstüne üstlük, Ermeni komitacıların çeteleri de vur-kaç saldırılarla hem halka, hem de orduya zayiat vermektedir. Lakin Rusların tam da hücuma geçip Erzurum’u almak yolunda hamle yaptığı esnada, halk ayaklanır ve eline geçirdiği her türlü silahla direnişe soyunur. O ana kadar ailesinden yeterince kayıp veren ‘Nene Hatun’ adlı genç bir kadın da, bu direnişin ön saflarında yerini alır…

Doktor değil tabip
Kütükoğlu’nun filmi, kısaca bu tarihi veriler etrafında dolaşıyor. Ne var ki, ‘Nene Hatun’ adlı bu çalışma da, daha öncekiler gibi ne görsel, ne de fikir düzeyinde konuya ilişkin değil derin olmayı, yüzeysel bir iz bile bırakmayı başaramıyor. Bir kere film ismini aldığı kadının öyküsünden çok, neredeyse Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve yardımcılarına odaklanıyor. Lakin Paşa da film boyunca sözde taktik vererek askeri dehasına göstermeye çalışıyor ama en fazla yaptığı elinde dürbünüyle, etrafa göz attıktan sonra, tersi olmayacak şeyler söyleyip durmak: “Sağ ve sol kanatları korusunlar, emirlere uysunlar vs.” Sonlara doğru da ‘Allah Allah’ nidalarıyla saldırıya geçen Erzurum halkı için, “Söyleyin onlara, böyle Rusların üzerine gitmesinler, telef olacaklar” diyor.

Ayrıca bu tür filmlerdeki önemli sorunlardan gibi görünen dönemin lehçesi, ‘Nene Hatun’ da da karşımıza çıkıyor. 1877’nin Kasım’ında, ‘Doktor bey’ unvanı kullanılıyor. Benim bildiğim, meseleye ilişkin Osmanlı’da kullanılan sözcükler, ‘Tıbbiye’ ve ‘Tabip’dir. Bütün bu ‘teorik’ kısımları geçip işin sinematografisine gelindiğinde ise filmde doğru dürüst bir savaş sahnesine rastlamıyoruz. Mizansenler çok kötü, çatışma sahneleri de sadece ‘uzaktan ateş edilme’den ibaret. Yönetmen Kütükoğlu, yakın dövüş sahnelerinden kaçınmış, finale doğru ise daha çok ‘slow motion’lara sığınmış ama onlar da bu görsel ve fikirsel açıdan zayıf prodüksiyonu kurtaramamış.

Bir ilke imza atıyor
Sonuçta ‘Nene Hatun’, kağıt üzerinde son derece dramatik, tarihi ve de aksiyon açısından zengin bir malzeme içeren konuyu harcayan bir yapım olmuş. Yapım demişken, yine de filmin hem bizim, hem de dünya sineması açısından bir ilke imza attığını söyleyebiliriz. Nasıl derler, ‘Yanlışım varsa düzeltin’, hayatımda ilk defa bir filmde yapımcıların isminin jenerikte yönetmenden sonra yazıldığına şahit oldum. Lakin bu ‘ilk olma’ meselesi, bu kadarla da sınırlı değil; film biterken donan karede bu kez yapımcılardan Veysi Dündar’ın (tam hatırlamıyorum ama ‘Bu vatan, kendisini hak edenler sayesinde ayakta duruyor’ gibi bir şeydi) ‘özlü’ bir sözü yer alıyor. İnsan ilk okuduğunda ‘tarihsel’ bir anekdot sanıyor ama sonradan durumu fark ediyorsunuz.

Alço’dan Falconetti’ye sevgilerle
Filmin istemeden ZAZ’laşan bölümlerinde ise karşımıza Rus karargâhında komutan olarak Nuri Alço çıkıyor. Alço’nun öyküde kısa ama öz bir rolü var, ‘Haince’ bir plan hazırladığını ifade ettikten sonra, kameraya doğru eski günlerden kalma hınzırca bir tebessüm yolluyor, sanırsınız ki birazdan herkesin gazozuna ilaç atacak. Doğrusu bu ‘cast’ bilerek mi yapılmış, emin değilim ama bu tercih bana çok çok yıllar önce, Amerika’nın komünistlerce işgalini anlatan ‘Kızıl Şafak’ (Red Dawn) adlı filmde Rus komutan Strelnikov karakterini ‘Zengin ve Yoksul’un kötü adamı Falconetti’ye (oyuncunun ismi William Smith’ti) oynattıran Hollywood uyaklığını hatırlattı.
Sonuç? Yıllarca televizyonlara dizi çeken Avni Kütükoğlu, ‘Nene Hatun’da da sıradan bir TV filmine imza atmış. ‘Mahpeyker’ filmine ilişkin yazımda, “insan kamera arkasına geçerken ‘Kraliçe Margot’ ya da ‘Elizabeth’ gibi ‘dış mihraklı’ tarihsel yapımlara bir göz atar” mealinde bir şeyler karalamıştım. İmparatorluk serüveni Kanije, Plevne ve dahi Aziziye Tabyası gibi savunma destanlarına tanıklık eden bir milletin çocukları, neden doğru dürüst bir filme imza atamazlar, doğrusu bu da ayrı bir konu amma velakin ben ‘Nene Hatun’u izlerken de, ‘Alamo’, ‘Mohikanların Sonuncusu’ türünden ‘savunma ağırlıklı’ yapımlardan, bir nebze ‘ilham’ alınabilirdi diye de düşünmedim değil.
Not: Filmin basına dağıtılan yapım notlarında öykünün Universiade 2011’e katılan Üniversite Kız Kayak Takımı sporcularından Suna adlı bir karakterin, geri dönüşlerle Nene Hatun’u tanıması üzerinden ilerlediği ifade ediliyordu. Lakin önümüze gelen örnekte, bu türden bir hikâye yok. Ola ki, filme ilişkin daha önce kaleme alınmış yazılardan yola çıkarak salonun yolunu tutarsanız, şaşırmayın derim.

Bazen ‘hokus pokus’ yetmez…
Sylvain Chomet, 2003’te ‘Belleville’de Randevu’yu önümüze attığında, animasyonun yatağını değiştirdiğini düşünmüştük. Kapkaranlık, hüzünlü, sarsıcı, derin mi derin bir öykünün eşliğinde ilerleyen film, katıksız bir başyapıttı. Chomet, yedi yıl sonra bu kez efsanevi Fransız sinemacı Jacques Tati’nin bir senaryosundan adapte ettiği ‘Sihirbaz’la (L’illusionniste) karşımıza çıkıyor. Değişen değer yargıları ve eğilimler doğrultusunda demode olma olgusu her dönem için geçerli, ‘Sihirbaz’ da 1950’lerin sonuna doğru kariyeri sallantıda olan yaşlı bir sihirbazın haletiruhiyesi üzerine bir öyküye sahip.

Melankolinin dibine vuruyor
‘Sihirbaz’da Chomet, adeta melankolinin dibine vuruyor. Film, öyküsünün ruhunu seyircisine aktarmada son derece başarılı. Lakin bu başarılı atmosfere karşın bu kez salondan, ‘Belleville’de Randevu’ kadar çarpılmış olarak çıkmıyoruz. Kim bilir belki de bu türden hüzünlü ayakta kalma öykülerine daha önceden vâkıf olmamız, bu türden bir etki yarat(am)ıyor. Ama yine Chomet’in kendine özgü tiplemeleri, direkt yüreğe seslenen öyküsü, arabaydı, mağazaydı derken 50’leri yansıtan aksesuvarları ve mimari dokusuyla etkileyici arka planları, ‘Sihirbaz’ı görülmesi gereken yapımlar arasına katıyor.