Okulda defterime, sırama, ağaçlara...

Okulda defterime, sırama, ağaçlara...
Okulda defterime, sırama, ağaçlara...

?İşte Özgür Dünya?da öykünün merkezindeki alımlı sarışını Kierston Wareing canlandırıyor.

Politik filmlerin üstadı Ken Loach, son çalışması 'İşte Özgür Dünya'da Doğu Avrupa'daki ucuz işgücünün Batı kapitalizmindeki yeni yol haritasından örnekler verirken, ayakta kalmaya çalışan dul bir kadının yaşadıklarını da anlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Emektar İngiliz yönetmen Ken Loach, ‘sol kanat bindirmeleri’ne devam ediyor. ‘Politik sinema’nın medarı iftiharı, İspanya İç Savaşı, Güney Amerika meseleleri, İrlanda sorunu, ırkçılık derken bizim sulara yeni ulaşan son filmi (2007 yapımı) ‘İşte Özgür Dünya’da (It’s a Free World), komünizmin yıkılmasından sonra Avrupa haritasında beliren yeni bir emek hırsızlığının girinti ve çıkıntılarında dolaşıyor.
Hikâye Londra’da geçiyor. Kocasından boşanmış, oğlu Jamie’yle hayat meşgalesini sürdürmeye çalışan Angie’yi, Doğu Avrupa ülkelerinden ucuz işgücü ithal eden bir firmanın yetkilisi olarak Polonya’da eleman seçerken tanıyoruz. Mesela yaşlıları, gözleri tutmadıklarını ya da kendilerine sorun çıkarma ihtimali bulunanları, ‘ön eleme turu’nda safdışı bırakıyorlar. Son derece alımlı bir sarışın olan Angie’nin işiyle sorunu yok ama gece olup da eğlence faslında şımarık yöneticisi kendisini masaya davet ederken ellerini poposunda dolaştırınca, tepkisini gösteriyor.

Bir dönüşüm öyküsü

Lakin bu tepki, İngiltere’ye dönünce ‘işten kovulma’ olarak hayatına yansıyor. Bu durumda kendisine çıkış yolu arayan genç kadın, en yakın arkadaşı Rose’la birlikte kendi ajansını kurmaya ve aynı kanaldan yürümeye karar veriyor. Bundan böyle Doğu Avrupalı göçmenleri, var olan işlere kendisi kanalize edecektir. Bu yolda bir hayli mesafe katedip tam rahata erişecekken, meselenin sert, karanlık ve acımasız yönüyle de yüzleşmek durumunda kalıyor.
Loach, Cannes’da büyük ödülü aldığı ‘The Wind That Shakes the Barley’de de birlikte çalıştığı senarist Paul Laverty’yle kaleme aldığı ‘İşte Özgür Dünya’da, aslında bir dönüşüm öyküsünden bahsediyor. Kendi kaderini tayin ederken aynı zamanda küçük çaplı bir melek gibi çalışan Angie, problemli gördüğü insanlara her türlü konuda yardımcı olmaya çabalıyor. Örneğin pasaportu olmadığı için bir türlü işe yollayamadığı İranlı Mahmud’u günün birinde dinliyor ve rejimden kaçan bir entelektüel olan bu adamcağıza, karısına ve iki kızına barınak sağlıyor. Hikâyenin açılışında Katowice’de tanıştığı ve zaman zaman gönül işlerine soyunduğu Polonyalı genç Karol’la birlikte, insanların dertlerine çözüm üretmeyi deniyor. Fakat, bütün bu yaptıkları karşısında ‘sistemin iyi insanları’, yani annesi, babası, oğlu Jamie’nin öğretmenleri sürekli olarak onu yargılıyor. Üstüne üstlük Jamie de, annesine ilişkin ileri geri konuşanları okulda bir güzel pataklayınca, ‘sorunlu öğrenci’ apoletini omuzlarına takıyor. Böylelikle Angie’nin, daha iyi ve özgür bir dünya için attığı adımlar, ona huzursuzluk ve acı olarak geri dönüyor. İş hayatındaki tökezlemeler de eklenince, artık o tanınmaz bir hale geliyor. Çünkü sistem ona nasıl ayakta kalması gerektiğini bir anlamda dayatıyor...
Ken Loach’un sinemasındaki en büyük erdem, politik fikirlerini altı çizili bir biçimde yüksek sesle ifade etmesinden çok, hayatın içinden öykülerle donatarak önümüze getirmesi ve gerçekçiliğiyle bizi ikna etmesi olsa gerek. Özellikle ‘Riff Raff’ta, ‘Yağan Taşlar’da, ‘Benim Adım Joe’da hep bu tavrı gördük. Keza, farklı kültürlerin aşkı ve hesaplaşması olarak adlandırılabilecek ‘Ae Fond Kiss’de bile bu ‘gerçek sinema’nın izleri vardı. ‘İşte Özgür Dünya’da da ayakta kalmaya çabalayan dul bir kadının, hem kapitalizmle, hem de belki de bu sistemin bir ürünü olan ‘erkeklik değerleri’yle hesaplaşmasını izliyoruz. Angie’nin kendince yeniden ayağa kalkışı, ama asıl olarak yenilgisi de, filmin gerçeklik dozunu, bireysel dramlardan sistemin ‘olmazsa olmaz’ına dönüştürüyor.


Nasıl bir ‘özgürlük’ bu?

Oyunculuklara gelince, bu filmin keşfettiği Kierston Wareing, hikâyeye damgasını vuruyor. Sert, dayanıklı ama aynı zamanda anne ve kadın... Genç yetenek, karakterinin her türlü ‘elbisesini’ üzerine çok rahatça geçiriyor ve hiçbiri de sarkmıyor. En yakın arkadaş Rose’da Juliet Ellis, Polonyalı Karol’da Leslaw Zurek, Jamie’de Joe Siffleet, kızının düzen içinde var olmasını isteyen ‘sosyal demokrat’ babada Colin Caughlin; ekibi tamamlayan diğer isimler.
‘İşte Özgür Dünya’, hemen her gün özgürlükten bahseden politikacılarla dolu bir dünyanın, nasıl bir özgürlük vaat ettiklerini en basit ve somut haliyle gösteren bir film. Angie’nin ‘kaypakça’ dönüşümünü ise “Biz insanlara bir şans tanıyoruz” cümlesinde buluyoruz. Bu da kadıncağızın savunma mekanizması olsa gerek.
Film, Doğu Avrupa’nın ‘seks ticareti’nden başka diğer önemli bir sorununa dikkat çekerken, Angie karakterinde de kapitalist bir sistemde kadın olmanın, anne olmanın, ‘girişimci’ olmanın zorluklarının altını çiziyor. Dünyanın bozulan dengelerini yeniden kurabilme umudu taşıyanların da tıpkı Angie gibi nasıl tökezleyebileceğini, bu gerçekçi öyküyle hatırlatıyor. Ama merak etmeyin, bu karamsar tabloyu, tıkır tıkır işleyen bir filmle anlatıyor emektar Loach. Samimi, gerçekçi ve insani bir film arayanlara tavsiye ederim...