Pek de 'mükemmel' değil ama...

Pek de 'mükemmel' değil ama...
Pek de 'mükemmel' değil ama...

Filmde anne Emma?yı Isabella Ferrari, kızı Valentina?yı Nicole Murgia, oğlu Kevin?ı da Gabriele Paolino canlandırıyor.

Film, Sophia Loren ve Marcello Mastroianni'li, Ettore Scola klasiği 'Özel Bir Gün'ü çağrıştırsa da, ne 'özel', ne de 'mükemmel' olabiliyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Ferzan Özpetek’in son filmi ‘Mükemmel Bir Gün’, iki çocuk annesi bir kadının odağında kırık dökük bir ilişkinin tamir edilemezliğine dair bir öykü anlatıyor. Filmin başrollerinde Isabella Ferrari, Valerio Mastrandrea, Nicole Grimaudo, Valerio Binasco, Stefania Sandrelli ve Federico Costantini gibi isimler var

Politikacılar hâlâ kötü insan. En azından sinemada... Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Üç Maymun’unda, orta sınıf bir ailenin üzerine çöken kara bulutların sebebi hikmeti bir politikacıydı. Ferzan Özpetek’in ‘Mükemmel Bir Gün’ünde ana hikâyenin değil ama yan hikâyelerden birinin kahramanı bir politikacı ve sonuçta o da, Ceylan’ın öyküsündeki portreden çok da farklı bir profil sunmuyor bizlere. Ama birinin ayağı hep dışarıda, diğerinin ise özellikle Cannes dolayısıyla dışarıya taşan bu iki yönetmeni son filmlerinde buluşturan asıl parantez ‘ailevi meseleler’. Fakat kıyaslama yapma ya da paralellikler arama sevdası, yukarıdaki girişte özetlediğimiz kadar, yoksa ikisinin de yolları farklı... Nitekim filmleri de...
Ferzan Özpetek’in Venedik’te de yarışan son çalışması ‘Mükemmel Bir Gün’ (Un Giorno Perfetto), yönetmen açısından bir ilk; çünkü ‘Çizme’deki temsilcimiz’ bu kez hazır bir hikâyeden (daha doğrusu romandan) yola çıkmış. Melania G. Mazzucco’nun aynı adlı kitabından uyarlanan film meselesini iki çocuk annesi Emma Bounocore’nin etrafında örüyor. Orta yaşlı bu sarışın, kocasıyla sorunlar yaşamış ve artık kesin olarak ayrılma kararını vermiştir. Bir siyasetçinin koruma polisi olan koca Antonio ise, tekrar eski günlere dönme özlemindedir. Sık sık Emma’yı arayıp yeniden oturup konuşmayı ve birleşmeyi ister. Antonio’nun mihmandarlığını yaptığı siyasetçi Elio Fioravanti ise eşinin intiharının ardından kendisinden çok küçük genç bir kadın olan Maja’yla evlenmiştir. Öte yandan babasının yolunda giderek hukuk okuyan oğlu Aris ise, daha çok resimle ilgilenmekte ve eğitimini en kısa sürede bırakmayı istemektedir.

Bu da Batı’nın ‘üçüncü sayfa’sı
Film, bir ihbarı değerlendiren iki polisin olayın geçtiği apartmana gelmeleriyle başlar ve geri dönüşle biz, ‘bir günün hikâyesi’ne vâkıf oluruz. Ve bu günde Emma’nın başına gelenleri izleriz. Genellikle orta sınıf kahramanların zevki âlemlerinde gezinen ve burada, sevgi parçacıkları arayan Özpetek sineması, bu kez sanki Türkiye’deki meslektaşlarının eğilimlerine ayak uyduran bir roman bulmuş ve bu metnin peşinden sürüklenmiş. Her ne kadar deneyimli yönetmen Sandro Petraglia’yla birlikte kaleme aldığı senaryoda, romanı değiştirme yoluna gitse de (ki bu karakter bazında olmuş), sonuçta çıktığı yer ‘Batı usulü bir üçüncü sayfa’ öyküsü. Roma gibi ‘Forza İtalya’nın simge kentinde (bunu Kuzey’in zenginlerinin bulunduğu yer anlamında söylüyorum), daha çok Akdenizli ya da kenar mahalleli zihniyeti kokan bir vaka, kuşkusuz Özpetek için belki de gerçek kökleriyle buluşma fırsatı da yaratmıştır. Bu arada, filmin ana eksenini biçimlendiren kişisel şiddetin cinsel yansımasında ise uzaktan uzağa, Bertolucci’nin ‘Paris’te Son Tango’sunda izler bulmak da mümkün. Bu da galiba, ‘Doğulu’ soslar taşıyan hikâyenin, ‘Batılı’ ayağı oluyor.
Öte yandan bana kalırsa Özpetek ‘Mükemmel Bir Gün’de bugüne kadar anlattığı (kendi) hikâyelerinden uzaklaşsa da, sonuçta sinemasından uzaklaşamamış. Film, polis Antonio’nun ‘gerçek yüzü’nü anlamamıza kadar geçen bölümde son derece huzur verici, anlatım açısından olgun, yavaş yavaş, sindire sindire akarken, olaylar hız kazandıkça hikâye hem yan karakterlerine dağılıyor, hem de seyirci olarak bizler ilgi kaybına uğruyoruz. Bundan da Özpetek’in (bence) kronikleşen sorunu ortaya çıkıyor. Ortada vahamet arz eden gelişmeler var ama karakterler bu vahameti algılatacak bir tedirginlikte değil. Onların bu umursamazlıkları da, bizi çoğu kez öyküden soğutuyor ve anlatılan şeylerin pek de ehemmiyetli olmadığı kanısına vardırıyor.
Naçizane fikrim, Özpetek’in en iyi filmi ‘Harem Suare’ydi ve sonraki yapıtları itibarıyla, hâlâ o çizgiye ulaşmış değil. Dolayısıyla ‘Mükemmel Bir Gün’ de aynı problemler içinde yüzüyor ve bana kalırsa, özellikle bu coğrafyadan bakıldığında gerekli etkileri yapmıyor. Daha da açarsak, biz buranın seyircileri (ya da eleştirmenleri) sanki Özpetek’in sinemaya aktardığı bu öykünün çok da sertlerini, uzun zamandır seyrediyoruz...

Gabriele Paolino döktürüyor

Yan karakterler meselesine gelince, politikacı Elio bir kere çok karikatürize. Keza oğlu Aris’le birdenbire patlak veren çatışmaları da. Aris’in ‘üvey annesi’ Maja’yla olan yakınlığı da filmin bir başka inandırıcılık arz etmeyen yanı. Keza, Emma’nın hayatında aniden biten kızı Valentina’nın öğretmeni Mara karakterinde de bence benzer bir problem var.
Oyunculuklara gelince, Özpetek’in bir önceki filmi ‘Bir Ömür Yetmez’den de hatırladığımız Isabella Ferrari hikâyeyi sürüklüyor. Fena da sürüklemiyor. Koca Antonio’da Valerio Mastandrea, Franco Nero’yu andırıyor ama oyunculuğunun ‘üstad’ kadar iyi olduğunu (en azından bu film itibarıyla) söyleyemeyeceğim. Yine ‘Bir Ömür Yetmez’de de rol alan ve burada minik Kevin’ı canlandıran Gabriele Paolino ise gözlükleri ve bütün o şirinliğiyle, belki de filmin en iyi karakteri. Geçmişin (70’lerin ve 80’lerin) gözde ve de seksi yıldızı Stefania Sandrelli’ye ise, sanki yaşlılık yakışmamış.
Sonuç olarak film isim bakımından Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’li, Ettore Scola klasiği ‘Özel Bir Gün’ü çağrıştırsa da, ne ‘özel’, ne de ‘mükemmel’ olabiliyor.