'Rüya' bütün çektiğimiz

'Rüya' bütün çektiğimiz
'Rüya' bütün çektiğimiz
Yılmaz Erdoğan, 'Kelebeğin Rüyası'nda kadri bilinmemiş iki şairin hikâyesini 'Unutulmuşlar bahçesi'nden çıkarıyor ve sinemamıza son derece başarılı bir dönem filmi armağan ediyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Önce Zeki Demirkubuz’un ‘Kıskanmak’ı, sonra da Yılmaz Erdoğan imzalı ‘Kelebeğin Rüyası’… Doğrusu Zonguldak doğumlu biri olarak sekiz yaşında terk ettiğim şehrime, sinemamızın bu denli sık uğramasından elbette hoşnudum. ‘Uzun Mehmet’in topraklarına Demirkubuz, ‘Nahit Sırrı Örik’in romanı vasıtasıyla göz atmıştı, Erdoğan’ın ziyaret sebebiyse iki genç, sessiz sakin ve kadri az bilinmiş şairin hüzünlü öyküsünden kesitler aktarmak.
Bu genel ‘Panoramik Zonguldak tespitleri’nin ardından gelelim asıl meselemize, yani ‘Kelebeğin Rüyası’na… ‘Rahmetli’ Aziz Nesin’in zamanında çok hoş bir tespiti vardı, “Bizde iki kişiden üçü şairdir” diye. Lakin üstadın asıl olarak hınzırlık ve abartı içeren yargısına rağmen bu bolluk ve bereket sinemamızda bir türlü yankısını bulmuyordu. Kendisi de nihayetinde bir şair olan Yılmaz Erdoğan, ‘Kelebeğin Rüyası’nda öncelikle üzerine düşen ‘kutsal’ bir görevi yerine getiriyor ve şiirimizden bir kesiti diyelim, perdeye taşıyor. Öykünün kahramanları Zonguldaklı iki genç şair; Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur. Türkiye, 40’lı yıllarını yaşayıp ülke bütün dünyayı içine alan savaş belasını atlatma derdindeyken bu iki gencin asıl derdi ise taşradan seslerini merkeze ulaştırmak ve dönemin en önemli edebiyat zirvesi niteliğindeki Varlık dergisinde dizelerinin yayımlandığını görmektir. O sıralar Zonguldak’taki (Mehmet) Çelikel Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapan Behçet Necatigil de onları anlayan, kulak kabartan, zaman zaman yol gösteren bir kişilik olarak hayatlarında önemli bir yere sahiptir. Şehrin atardamarları, Mükellefiyet Kanunu gereği 15-65 yaşındaki köylülerin zorunlu olarak çalıştığı kömür madenlerindeki hayatta biçimlense de ikili için yaşamının kaynağı asıl olarak mısralarda atmaktadır. Yakalandıkları ‘ince hastalık’, hafiften kapılarını çalmaya başlarken hayatlarına yepyeni bir renk katılır: Şehrin ileri gelenlerinden Zikri Bey’in kızı Suzan… İstanbul’dan babasının yanına gelen ve eğitimini Zonguldak’ta sürdürmesi istenen genç kız, iki şairin hem kalbini çalacak hem de “Bakalım hangimizin yazdığı şiiri beğenecek?” türünden bir iddianın içine itecektir.


Bir ‘Garip’ Orhan Veli’ler…

Yılmaz Erdoğan, kendi yazdığı senaryosundan çektiği bu filminde birçok şeyin üstesinden gelmeyi başarmış. Öncelikle dönem atmosferi ve yaratılan dünya başarılı. 40’lar Zonguldak’ı madenleri, işçileri, sokakları, esnafı, insan prototipleri, okulu, Halkevi ve genç cumhuriyetin bütün yansımalarıyla son derece inandırıcı ve yerli yerinde. Bu genel tasvirin içi dolarken karakter derinliklerinin ve zenginliklerinin üstesinden de kayda değer dokunuşlarla gelinmiş. İki genç şair, aile çevreleri, hayalleri, gerçeklikleri, arkadaşları, dertleri ve hayatın onlara yükledikleriyle ana resim tamamlanmış. Öte yandan şairlere atfettiğimiz o özel hüzün ve romantizm de, genel olarak öykünün tonunda kendisini çok da öne çıkarmadan hissettiriyor. Bu noktada bir ara yola sapayım; nedense film boyunca çok sevdiğim ve gençliğimde şiirleri kadar hayat öyküsünden de fazlaca etkilendiğim Orhan Veli sanki iki ayrı karakter olarak karşımıza gelmiş hissine kapıldım. Yer yer dizeler, aşka ve hayata bakışları, ince hastalık meselesi, şairliğin ‘evkaf’la olan ilişkisi gibi unsurlar, beni böyle bir düşünceye sevk etti. Film sonrası okuduğum bir yazıdan Orhan Veli’nin bu isimlerle bir şekilde yollarının kesiştiğini, Rüştü Onur’un ‘Sen’ adlı şiirinde isim vermeden Veli’ye gönderme yaptığını ve Orhan Veli’nin de 18 Temmuz 1946 tarihli Ülkü dergisinde şöyle bir yazı kaleme aldığını öğrendim: “Son yıllarda Zonguldak üç büyük istidat yetiştirdi. Biri Rüştü Onur, biri Kemal Uluser, biri de Muzaffer Tayyip Uslu. Ne biçim kader, üçü de arka arkaya öldüler.”
Öte yandan filmin seyirciye geçirmeyi başardığı önemli şeylerden biri de saf, idealist ve -ekonomik ya da sağlık türünden- kimi engellere rağmen tutkusunda (şiir yazma) ısrar eden gençlik modeli. Bu belki de 40’lar, 50’ler itibariyle bir dönemin Cumhuriyet aydını tipolojisinin de tarifi aynı zamanda. Erdoğan filminin arka planına da tek parti döneminin ‘Türkçe ezan’ ya da ‘İnönü’ye bağlılık’ türünden reflekslerinin yanında, Atatürk ’ün ‘Milletin efendisi’ olarak ifade ettiği ama en azından ‘Mükellefiyet Kanunu kapsamında uygulamada pek de eşit ve şefkatli davranmadığı köylüler gerçeğini de yerleştirmiş. Ama ne olursa olsun filmin sunduğu dünya şimdiki zamandan bakıldığında daha fazla mutluluk ve huzur vaat ediyor. Çünkü bu dünyada mutluluğun daha basit şeylerle yakalandığını, anlık doyumlardan çok şiir, tiyatro gibi sanatsal faaliyetlerle (ki bu açıdan ‘Halkevleri’, tıpkı Köy Enstitüleri gibi önemli buluşma ve eğitim noktaları) hazzın sağlandığını, okuma-yazma bilmeyen ama buna rağmen gençlere yardım olsun diye dergilerini satın alan ‘altın kalpli’ sıradan insanları (Salih Kanyon’un canlandırdığı Battal Usta örneğinde olduğu gibi) görüyoruz. Yönetmen Erdoğan bunları yaparken senarist Erdoğan da satır aralarında, çok sayıda kayda değer ‘özlü’ sözü altı kalın çizgilerle çizmeden yumuşak tonlarda metnine serpiştirmiş. Örnek mi? “Şairsin, yani hiçbir iş yapmıyorsun”, “Azmin değil hevesin peşindesin”, “İyi şiir sahipsizdir”, “Senin savaşın sana yeter.” İşte bu mantığın uzantısı olarak filmde karşımıza çıkan ve ilk elde not aldığım birkaç cümle…
Bu arada Gökhan Tiryaki’nin enfes kadrajlarının da hakkını vermek lazım. Film, ‘Görüntü Yönetmenliği’ açısından da üst düzeyde. Özgün müziğin sahibi Rahman Altın’a, Sanat Yönetmeni Hakan Yarkın’a ve de Kostüm Tasarımı’nda Gülümser Gürtunca’ya da özel alkış diyelim…

Yeni Tarık Akan mı?

Ya oyunculuklar? Mert Fırat rüştünü daha önce ispatlamış bir isim, dolayısıyla gözler Rüştü Onur’da izlediğimiz Fırat’tan çok Muzaffer Tayyip Uslu rolündeki Kıvanç Tatlıtuğ’daydı. Tatlıtuğ cephesinde ise mesele de bana şu soruyu çağrıştırıyor; yeni bir Tarık Akan yetiştirebilir miyiz? Malum Akan sinemamıza bir ‘kartpostal çocuğu’ olarak girmiş, sonrasında hem sanatçı hem de -beğenirsiniz beğenmezsiniz ama- kendince bir aydın duruşu geliştirmiş ve bu duruşu, günümüze kadar sürdürmeyi başarmış bir portredir. Tatlıtuğ siyasi bir kimlik olarak nerelere uzanır, tavırlı, duyarlı bir aydın olmayı seçer mi, bilmiyorum tabii ki. Ama en azından ‘Kelebeğin Rüyası’, bu genç yeteneği ‘Dizilerin el bebek gül bebek çocuğu’ kimliğinden kurtaracak önemli bir dönemeç niteliğinde. Ben bu film dolayısıyla sadece şu şerhi koymak istiyorum; şairler bu kadar yakışıklı olsalardı belki de mısralara ihtiyaç duymazlardı (“Ne yani şairler yakışıklı olamaz mı?” türünden yeni bir tartışmayı aralamak niyetinde değilim ama film boyunca böylesi bir şeyi düşünmeden de edemedim). Mert Fırat’a dönersek, ‘Atlıkarınca’dan sonra bir kez daha yazı çizi adamı (ama bu kez karanlığın değil iyiliğin, güzelliğin, saflığın yanında yer alıyor) rolünde başarılı. İkilinin hayatına heyecan getiren Suzan’da ise Belçim Bilgin’in sanki canlandırdığı liseli kız rolü için biraz büyük kaçtığı izlenimi doğdu bende. ‘Cast problemi’ diyelim… Yılmaz Erdoğan’ı ise belki de şairin gerçek portresinin bilinçaltımızdaki yeri dolayısıyla Behçet Necatigil olarak değil de bağımsız bir kişilik olarak izledim ve öykünün ‘Âkil adamı’ olarak elbette sevdim (Ayrıca filmin geçtiği dönemde gerçek Necatigil 25 yaşında ama Erdoğan’ı böyle bir gözle seyretmediğim için bu durum sıkıntı yaratmadı bende). Keza Farah Zeynep Abdullah, Ahmet Mümtaz Taylan, Taner Birsel, Engin Şenkan, Salih Kanyon gibi isimler de yan karakterlerde gayet iyiydiler.
Sonuç? Tarihi kişilikleri anlatırken sakin, huzurlu bir üslubu tercih eden ‘İngiliz dönem filmleri’nin havasını ve stilize çabalarını da hissettiren ‘Kelebeğin Rüyası’, sinemanın aynı zamanda bir ‘Vefa sanatı’ olduğunu da gösteren çabalardan.
Yönetmen ya da yapımcı fark etmez, taşın altına elini koyan kişi biraz da zamanında kadri tam olarak bilinememiş, gündelik hayatın gailesi içinde önemli izler bırakmış ama toplumun genel refleksleri dolayısıyla merkezin çok da öne çıkaramadığı insanları sinema yoluyla gündeme getirmeli. Dışarıda bunun örneklerini çokça gördük, bizim sinemamızın da enikonu temel meselelerini hallettiğini, artık derdinin biraz da konu yelpazesine genişliğine doğru kaydığını görmek mümkün. ‘Kelebeğin Rüyası’, bence bu yolda da önemli bir adım. Yılmaz Erdoğan filmografisi açısından ise bana kalırsa ‘Neşeli Hayat’ hâlâ bir adım önde ama ‘Kelebeğin Rüyası’nın da hem Erdoğan’ın kariyeri açısından hem de başkalarına ilham vermesi bakımından ‘hayırlara vesile’ olacağı kanaatindeyim.