Sanat cinayet içindir

Sanat cinayet içindir
Sanat cinayet içindir
Amerikan sinemasında 'Seri katil' filmleri tükenmiyor. Türünün son örneği olarak karşımıza gelen 'Anamorph', sanatçı ruhlu bir katille, onun peşindeki dedektifin mücadelesini anlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi



FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Biz ‘suç mahali’ne son noktayı ‘Zodiac’ın koyduğunu sanmıştık, yanılmışız. ‘Seri katil’ temasını seven, konuya ilişkin neredeyse her açıdan baktığını düşündüğümüz Amerikan sineması, bugün gösterime giren ‘Anamorph’la ‘Durun bitmedi, bir iki atımlık barutumuz daha kaldı” diyor. Henry Miller’ın yönettiği film, 70’lerde özellikle televizyonlarda boy gösteren huzursuz, mutsuz, pejmürde dedektif karakterlerinden birini perdeye taşıyor (aslında filmin bir zamansızlık derdi de var, hikâye boyunca günümüze ait önemli bir veriyle karşılaşmıyoruz; mesela hiç bir cep telefonu kullanılmıyor, sadece ev telefonundaki mesaj kutusu belirgin bir figür).
Öykü, bu Columbo sakilliğindeki (farklı olarak alkolik aynı zamanda) Stan Aubrey adlı New York Polis Departmanı üyesi dedektifin bir seri katille bitmemiş hesabı vardır. Daha doğrusu, böyle bir hesap olduğunu bizim gibi tıpkı o da sonradan fark eder. Beş yıl önce ‘Eddie Amca’ lakaplı bir katilin peşindeyken, bir baskın sırasında şüpheli olduğu düşünülen kişiyi yanlışlıkla öldürüp olay basına da intikal edince, kötü bir şöhret edinen Stan, yakasını geçmişinden kurtarmak istemektedir. Böylesi bir ruh durumuyla meslek hayatını zar zor sürdürürken bu kez de, ‘sanatçı bir stil’e sahip yeni bir katil daha ortaya çıkar. Vakalar, birer şahaser niteliğindedir ve bu tür hikâyelerin en temel meselesinin devreye girme vaktidir; elbette ki gönderilmek istenen gizemli mesajların hedefi bu işin peşindeki dedektiftir.

Gerçeğin tanımı üzerine
Katil, kurbanlarını filme de adına veren ‘Anamorph’ tekniği etrafında biçimlenen sanatsal üslubun birer nesnesi haline dönüştürmektedir. Kelime anlamı Yunanca, ‘yeniden biçimleniş’i tarif etse de sanat literatürü açısından ‘Anamorph’, ‘farklı perspektifler, farklı görüntü yaratır’ı ifade ediyor. Bu fikriyatın filmdeki karşılığı ise, bir tür hayat dersi: Gerçek durduğun yere göre değişir. Bu ‘afili’ tanımın filmin geneline olan yaygınlığına gelince; doğrusu tam başarılamamış bir yapıtla karşı karşıyayız. Bir kere hikâye fazla gizemli. Tamam, kolaycılığa alıştırıldık, biraz çaba isteyen yapıtlarda bile afallayabiliyoruz ama önümüzdeki, fikirlerini kendine saklamakta ısrar eden filmlerden. Sonra, özellikle finale doğru, olaylar çözülerken, bu kez hikâye bizi fazlasıyla aptal yerine koyuyor ve karakterler kadar meselelere vâkıf olmakta zorlanıyoruz. Mesela, öykü boyunca Stan’ın yerinde gözü olduğuna dair bakışlar fırlatan ve cümleler sarf eden partneri Carl, sanat eleştirmenlerine bile yol gösterecek bir yöntemle, Anamorph tekniğini bir nescafe bardağı (mug yani) yüzeyindeki yansımalar vasıtasıyla çözebiliyor. Yine sonlara doğru, ‘seri katil’ şüphelisi, olaya nasıl dahil oluyor, mantık kuralları bunu açıklayamıyor; keza bu dahil oluş öykü zarafetini zedeler bir biçimde cereyan ediyor. Ayrıca şüphelinin, hikâyedeki ilk ortaya çıkışı da tuhaf.


Öte yandan filmin çekici yanları da yok değil. Bir kere atmosfer çok iyi. Richard Gere’lı ‘The Mothman Prophecies’tan da görüntülerini hatırladığımız Fred Murphy’nın etkili kadrajları, filmi yer yer bizim, ama asıl olarak Stan Aubrey’nin kâbusu yapmaya yetiyor. Ayrıca Alain Delon-Cüneyt Arkın türü siluetlere izin veren eski tip pardesüsü ve eldivenleriyle, son derece başarılı bir dedektif tiplemesi çizen Willem Dafoe’nin oyunculuğu, filmi izlenir kılıyor. Diğer isimlere göz attığımızda ise; partner Carl’da Scott Speedman’ın çok etkili olduğunu söyleyemeyeceğim. Geveze sanat uzmanı Blair Collet’de Peter Stormare’ın da benzer bir yanı var. Ara rollerin başarılı ismi James Rebhorn’u, Stan’ın şefi olarak izliyoruz. Keza morgdaki patoloji uzmanı rolünde Paul Lazar’ın kısa, komik ve akılda kalıcı bir performansı var. Yaşlı komşu karakterinde ‘Blondie’ grubunun vamp solisti Deborah Harry’ye rastlamak ise kaydadeğer bir saygı duruşu.
Sonuçta, atmosferi açısından ‘Seven’ kadar Fincher’ın yapıtına Alman cephesinden bir bakış sayılabilecek ‘Tattoo’yu?ve Jennifer Lopez’li ‘The Cell’i de hatırlatan film, sadece bu yapımları değil, ‘Kuzuların Sessizliği’ni, ‘Copycat’i ve bilumum türdaşlarını da hatırlamamıza vesile oluyor. Finaldeki son derece gizemli mesaj da uzaktan uzağa ‘Angel Heart’a selam gönderiyor (tabii ki anlayabilene, ben mesela anlayamadım).
Hep başarı öyküleri okuyup başarılı filmler izleyecek değiliz ya, genellikle ‘yarı final’lerde kaybeden bir ulusun çocukları olarak ‘yarım’ başarılı bu filme de ilgi gösterebiliriz.