'Sonbahar' öncesi son çıkış...

'Sonbahar' öncesi son çıkış...
'Sonbahar' öncesi son çıkış...

Michael Fassbender, Bobby Sands?in fiziksel yok oluşunu olağanüstü bir şekilde perdeye taşıyor.

İngiliz yönetmen Steve McQueen, ilk filmi 'Açlık'ta IRA militanı Bobby Sands'in ölümüyle sonuçlanan açlık grevi sürecini, son derece çarpıcı ve yalın bir dille anlatıyor. Film, yaşanılan acıları seyircinin de ruhunda hissetmesini sağlıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN


Gerçekten ‘global’ bir dünyada yaşıyoruz. İngiliz yönetmen Steve McQueen’in (müteveffa aktörle sadece isim benzerliği var), ilk filmi ‘Açlık’ (Hunger), birkaç ay önce izlediğimiz Özcan Alper imzalı ‘Sonbahar’ın ‘çıkan kısmın özeti’ adeta. Evet, iki film de ayrı coğrafyalarla, ayrı hükümetlerin siyasi hükümlü ve tutuklulara bakışında geziniyor ama sonuçta acılar aynı. Hapishane koşullarında, vücutta ve ruhtaki izlerde ve de özellikle anaların yüreğinde... ‘Açlık’, IRA’nın belki de en tanınmış üyesi Bobby Sands’ın, 66 gün sonra ölümle sonuçlanan açlık grevinin etrafında ve mantığında gezinen ve o günlere, izleyici olarak çok yakından tanıklık etmemizi sağlayan sahnelerle donatılmış bir film.
Ama önce konu diyelim... Hikâye, resmi bir görevli olduğunu üzerine üniforma geçirdiğinde anladığımız bir karakterin kahvaltı sekansıyla açılıyor. Evden çıkarken arabasının altını kontrol etmesinden, üst düzeydeki tedirginliğinin farkını varıyoruz. Peşi sıra bu adamı bir hapishanede, tutukluları yumruklarken ve eylemi sırasında kanayan ellerini, sıcak suda dinlendirirken görüyoruz. Kamera daha sonra ‘içeridekiler’le ilgilenmeye başlıyor. Burada ise kötü koşulları, tek tip elbise giyme zorunluluğuna karşı verilen mücadeleyi, koridor dayaklarını, vicdanı sızlayan bir polisin yapılan zulüm karşısında sinir bozukluğuyla ağlamasını fark ediyoruz. Ve sonuçta asıl meseleyle yüzleşiyoruz. Bobby Sands ve arkadaşları, ölüm orucu için kararını vermiştir ama yine de yapacaklarının onaylanması için bir dış sese ihtiyaç duymaktadır. Bunun için Sands, kendileri gibi içeride yatan rahip Moran’la buluşur ve karşılıklı ‘görüş teattisi’nde bulunur. Onay alamaz ama onun ve arkadaşlarının, artık geri dönüşü yoktur. Açlık grevi başlar ve Sands’ın vücudu 66. günde pes eder. Ama, fikirleri kazanır, İngiliz hükümeti, onunla birlikte grev sonucunda 10 IRA militanının hayatını kaybetmesiyle tutukluların isteklerini önkoşulsuz kabul eder.

İsa’vari bir son
‘Açlık’, son derece ilginç ve zorlu bir deney. Zorlu, çünkü ‘içerisi’nin haletiruhiyesini araya hiçbir şey koymadan aktarmış. Acı, seyircinin ruhunda da aynı oranda hissediliyor. Öte yandan stil olarak da, değişik bir anlatımın peşini düşmüş genç yönetmen McQueen. Önce ‘aksiyonlar’la haşır neşir oluyoruz, ardından yaklaşık 22 dakika süren Sands-rahip Moran görüşmesi geliyor ve nihayetinde, hiçbir diyalog sahnesinin bulunmadığı, sessiz sedasız bir şekilde aktarılan ‘açlık grevi süreci’ni ve Sands’in adım adım ölüme gidişini izliyoruz.
Kuşkusuz filmin kalbinin attığı yer, görüşme bölümü. Burada yönetmen McQueen, senaryoyu birlikte kaleme aldığı Enda Walsh’la son derece incelikli bir iş çıkarmış. Konuşma boyunca rahip Nolan, bir anlamda sağduyunun sesi olmaya soyunuyor ve Sands ve arkadaşlarının giriştikleri eylemi, hukuk ve demokrasinin yanı sıra din ve vicdan açısından da sorguluyor. Sands ise durduğu noktadan, eylemlerinin haklılığını ve gerekçelerini, bu upuzun ‘söyleşi’de açıklıyor. Bu bölümde altı çizilmesi gereken noktalara gelince; eylemi rahip intihar girişimi, Sands ise risk olarak tanımlıyor. Rahip, IRA militanına “Bir asker gibisin, özgürlük diyorsun ama hayatının kıymetini bilmiyorsun. Normali bilmiyorsun. Cumhuriyeti bilmiyorsun. Sevmekten. konuşmaktan korkuyorsun” suçlamalarını yöneltirken Sands ruhun içine girmekten, herkesin suçunu üstlenmesinden bahsediyor ve rahibe “Mücadele başladı, durduramazsınız” diyor. Ayrıca Sands’in kendi çocukluğunda başından geçen bir olay vasıtasıyla örnek vererek mücadelesine ilişkin görüşlerini dillendirmesi de çarpıcı olmuş.
Son bölümde İsa’nın çilesi türünden bir ruh durumu filme yayılıyor. Bu noktada kimi İngiliz eleştirmenler Francis Bacon ya da Egon Schiele resimlerinden tatlar bulmuş. Tabii burada trajik olduğu kadar ironik olan, rahiple olan konuşmasında İsa’yla dalga geçen Sands’in, aslında İsavari bir kendine fedayla aramızdan ayrılması. Bu arada film, zaman zaman dönemin başbakanı Margaret Thatcher’ın sesine başvurarak yaşanılanları gerçeklik noktasına taşımış. McQueen’in başardığı bir başka şey, bu filmin kahramanları açısından ‘öteki’ olan gardiyanlara da kamera ve mikrofon uzatması. Aslında içeridekilerin her anına yayılan ‘huzursuzluk’ onlar için de geçerliydi. Çünkü IRA, içeride zulüm yapanları, dışarıda avlıyordu. Nitekim öykünün başında evinde kahvaltısını ederken tedirginliğine şahit olduğumuz gardiyanın bileti, elinde çiçekle annesini ziyaret için gittiği huzurevinde, kesiliveriyor.

Haydi bizimkiler, iş başına
İrlanda sorunu, ‘Babam İçin’, ‘Kanlı Pazar’, ‘O da Bir Ana’ ‘Nothing Personal’, ‘Michael Collins’, ‘ Özgürlük Rüzgârı’ gibi filmlerle sinemaya defalarca taşındı. Bu kez Kuzey İrlanda’daki ünlü Maze Hapishane’sinde yaşanılanları, farklı bir sinematografiyle izliyoruz. Michael Fassbender ise, cenaze törenine 75 bin kişinin katıldığı Bobby Sands’ı, özellikle son günlerindeki fiziksel yok oluşuyla (tıpkı ‘Makinist’teki Christian Bale gibi bir deri bir kemik kalıyor) birlikte olağanüstü bir şekilde perdeye taşıyor. Rahip Nolan’da Liam Cunningham da gayet iyi. ‘Açlık’, Batılı sinema yazarlarına ve entelektüellerini Ebu Garib’i ve Guantanamo’yu hatırlatmış. Bize de Metris’i, Diyarbakır’ı, Ankara DAL’ı hatırlatıyor. Ama sadece hatırlatmakla kalmıyor, böylesi konulara el atacak yönetmenleri de ‘görev başına’ çağırıyor.