Sürgün her yerde yalnızdır

Sürgün her yerde yalnızdır
Sürgün her yerde yalnızdır
Bahman Ghobadi'nin Monica Bellucci, Yılmaz Erdoğan, Belçim Bilgin ve Beren Saat'li son filmi 'Gergedan Mevsimi' yarattığı beklentiyi karşılamaktan uzak.
Haber: ŞENAY AYDEMİR / Arşivi

Bahman Ghobadi, İran rejiminin artan baskıları sonucu ülkesini terk etmek zorunda kaldıktan sonra çektiği ilk filmi ‘Gergedan Mevsimi’ ile konuk oluyor bu hafta sinemalarımıza. Bu filmin Türkiye ’de çekilmiş olması önemli. Ayrıca Türkiyeli oyuncuların varlığı da filmi bizim için daha ilginç kılıyor. Hatta yeni Bond filmi ‘Skyfall’da olduğu gibi ‘içinde Türkiye geçen’ bir film olmaktan çok ‘Türkiye’de geçen’ bir film var karşımızda. Peki hem çekim aşamasında (kuşku yok ki Monica Bellucci’nin de varlığıyla) hem de gösterim öncesinde büyük beklenti/merak uyandıran ‘Gergedan Mevsimi’ bu beklentileri karşılayabiliyor mu? Bizce hayır.
‘Sarhoş Atlar Zamanı’ ile kalbimizde önemli bir yer edinen; ardından ‘Kaplumbağalar da Uçar’da tamamen amatör oyuncular kullanarak müthiş bir çocuk-kadın hikâyesi anlatan Ghobadi, film isimlerinde hayvanlara olan takıntısını ‘İran Kedileri Hakkında Hiçkimse Bir Şey Bilmiyor’un ardından ‘Gergedan Mevsimi’nde de sürdürüyor. Denilebilir ki ‘Gergedan Mevsimi’, Ghobadi’nin en kişisel filmi olmuş. İran Devrimi’nin ardından 30 yıl hapis cezasına çarptırılan şair Sadegh Kamangar’ın hayat hikâyesinden esinlenen film ikili bir zaman kurgusuyla akıyor. 

Paralel sürgünler 

İran’ın önemli şairlerinden Sadegh, Şah rejiminin önemli askerlerinden birisinin kızı olan Mina ile büyük bir aşk yaşamaktadır. Ama Mina’nın şoförü olan Akbar da genç kadına umutsuzca âşıktır. Bunu açık ettiği an ise Mina’nın babasının gadrine uğrar. Devrim sonrasında etkili bir konuma gelen Akbar’ın intikamı ise ikiliyi hapse attırmak olur.
Hikâyenin 2010 yılında geçen bölümünde ise Sadegh’in öldüğüne inandırılan Mina çocuklarıyla birlikte İstanbul ’da yaşamaktadır ve Akbar da bir biçimde hayatlarının içindedir. 30 yıl sonra cezaevinden salınan Sadegh, karısının peşinden sürgünü tercih eder ve Türkiye’ye gelir. Ghobadi belli ki Sadegh’in hikâyesiyle kendi yaşadıkları arasında bir paralellik kurmuş. Ama bu durumun filmin artı hanesine yazılıp yazılamayacağı biraz muamma.
Filmin en büyük sorunu; Ghobadi’nin özellikle hikâyenin İstanbul bölümünde kurduğu ve oldukça iyi çektiği, gerçek ile gerçeküstünün birbirine karıştığı anlar ile filmin toplamı arasındaki kopukluk. Ghobadi, bir biçimde bu dramatik hikâyenin inandırıcı olmasını sağlamayı başaramıyor. Akbar’ın Mina ve Sadegh’e olan öfkesinin (filme ruhuhu veren nokta burası) ‘sınıfsal’ mı yoksa ‘umutsuz bir âşığın hezeyanları’ mı olduğu sorusu havada asılı kalıp duruyor. Her iki duruma da meyleden hikâye ikisi için de yeterince kanıt sunamıyor ve ikna edici olamıyor. Öte yandan, nedense hikâyeye sonradan eklenmiş izlenimi veren Belçim Bilgin ve Beren Saat’in canlandırdığı karakterlerin gevezeliği her ortaya çıktığında filmin şiirselliğinin akamete uğradığını da eklemeden geçmeyelim. Çünkü Sadegh, Mina ve Akbar’ın mağduriyet ve suçluluk duygularıyla kendilerini var ettikleri bu ‘suskun’ çerçeve bu anlarda darmadağın oluyor. 

‘Duvar’ın bu tarafı 

Ghobadi, BBC’ye verdiği mülakatta ‘Gergedan Mevsimi’nin ‘otosansür’ uygulamadığı ilk filmi olduğunu söylemiş. Bir yönetmenin böyle özgürce çalışabilmiş olması hiç kuşku yok ki güzel bir şey. Ama bu durumun yan etkisi olarak ‘kontrolsüzlük’ ortaya çıkmış ve hikâyenin ucunu kaçırmış gibi görünüyor. Film üzerine düşünürken nedense aklıma Yılmaz Güney’in sürgün yıllarında çektiği ‘Duvar’ geldi. Güney’in içinde biriktirdiği bütün öfkeyi görebilirsiniz filmde. ‘Duvar’ı çok iyi bir film yapmaktan alıkoyan şey Güney’in öfkesini dizginleyemeyişidir belki de. Ghobadi de belli ki 30 küsur yıllık İran Devrimi’nin ‘yavrularını yediği’ sürecin en başından, sıranın kendisine geldiği döneme kadar olan zamanı anlatmaya çalışırken bazı şeyleri kontrol etmekte zorlanmış. Ghobadi’ye hâkim olan duygu ise öfkeden çok hayal kırıklığı sanki. Belki bu filmi böyle çekmiş olması, sonraki filmlerinde daha da sakin olmasına olanak sağlayacaktır. Bunun için biraz beklememiz gerekecek.
İran’ın önemli oyuncularından biriyken devrimin hemen öncesinde ABD’ye yerleşen ve 35 yıl sonra ilk kez kamera karşısına geçen Behrouz Vossoughi de Ghobadi ile aynı kontrolsüzlüğü yaşıyor gibi filmde. Monica Bellucci bir profesyonel olarak kendine söylenilen her şeyin en iyisini yapmaya çalışmış belli ki. Sadegh’in gençliğini canlandıran Caner Cindoruk, Bellucci gibi bir oyuncunun karşısında işinin hakkını veriyor. Yılmaz Erdoğan’ın 30 yıl öncesinin makyajıyla yaratmayı başardığı ‘karanlık’ tipi oldukça etkileyici. Erdoğan “Bir Zamanlar Anadolu’da”daki performansını geliştirmeye ve bir oyuncu olarak insan ruhunun farklı farklı biçimlerini yansıtmakta ustalaşmaya devam ediyor.