Taş'ı sıksa medeniyetini çıkarır

Taş'ı sıksa medeniyetini çıkarır
Taş'ı sıksa medeniyetini çıkarır
Cem Yılmaz'ın, 'G.O.R.A'nın devamı niteliğindeki 'A.R.O.G'u, bilgisi yok ama fikri çok Arif'in yontma taş devrindeki marifetlerini anlatıyor. Film, arka arkaya gelen esprilerinin yanı sıra pratik Türk zekâsının yansımalarıyla her birimize ayna tutuyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYINIZ

CEM YILMAZ'IN SPIELBERG'E SELAMI VAR HABERİ İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Elin gâvurunun zaman içindeki yolculukları çok eskiye dayanıyor. İlk kez 1895’te Herbert George Wells kitap sayfalarında, 1960’ta da George Pal sinema salonlarında insanlığı ansiklopedik türden gezilere çıkarmıştı. Fakat insanlık, bir Türk’ün, hele hele yontma taş devrine kadar uzandığına daha önce hiç şahit olmamıştı. 2004’te, uzayda şöyle bir hava alan ve bu arada hava da atan halıcı, turizmci, rehber; bilumum işin uzmanı Arif, şimdi de 2008 Türkiye’sinden 1 milyon yıl öncesine gidiyor. ‘G.O.R.A.’da kâinatın derinliklerinde prenses Ceku’nun kalbini çalan ve dünyaya ‘gelin’ getiren Arif, artık mutlu-mesut günler yaşamaktadır. Üstelik aileyi yeni doğacak çocuğun heyecanı sarmıştır. Lakin ‘uzayın kötüsü’ komutan Logar, ‘Dahşan affı’yla hapisten çıkmış ve sözde, Ceku-Arif çiftinden özür dilemeye gelmiştir. Ama huylu huyundan vazgeçer mi? Bir kulbunu bulup zaman makinesine attığı Arif’i 1 milyon yıl geriye yollar. Artık kahramanımızı yontma taş devrinde ‘yontulacak’ o kadar çok konu beklemektedir ki... Başta bir ‘medeniyet projesi’ olmak üzere... Üstelik bir Türk olarak o elbette ‘ezilenler’in yanındadır. 


Bizi en iyi o anlatıyor
Cem Yılmaz’ı çok sayıda sıfatlarla tanımlamak mümkün: Komedyen, şovmen, ‘stand-up’çı, oyuncu, çizer, senarist vs. Bense konuyu, naçizane ‘Bizi, bize en iyi anlatan adam’ olarak özetlemek isterim. ‘G.O.R.A.’, Londra’da gösterime girdiğinde üşenmeden sinemanın yolunu tutan The Guardian gazetesinin eleştirmeni Andrew Pulsar, bu ‘Yıldız Savaşları’ ve ‘Matrix’ göndermeleriyle dolu yapımı pek çözemediğini ama salondaki Türklerin film boyunca durmadan güldüklerine tanık olduğunu yazmıştı. Gerçekten de 2000’lerde ‘uzay parodisi’ yapmak, ya da ‘A.R.O.G.’da olduğu gibi 1 milyon yıl öncesine gitmenin, pek bir orijinalliği yok. Fakat bir ‘Türk’ün oralarda neler yapacağını görmek ve göstermek; ‘işte burası çok önemli’. Cem Yılmaz’ın da yaptığı bu. Kendi ifadesiyle, ‘Hiçbir bilgisi yok ama sonsuz derecede fikri var’ karakteri, 70 milyon adına en uçlarda dolaşıyor. Arif, hepimizin bir aynası. Az ya da çok. Futbola, sinemaya, aşka, cinselliğe, teknolojiye, tarihe bakışında bu coğrafyanın izlerini tanıyor ve her olay karşısında, mutlaka ve mutlaka bir çözümü var.
Bizim Bağış Erten’in tanımıyla da Cem Yılmaz gerçek bir ‘Türkolog’. Evet, bir üniversite çatısı altında eser vermiyor, bir kürsüye bağlı değil ama anfiler yerine salonları kullanıyor ve dersleri, hiçbir zaman boş geçmiyor (eh bir de herhangi bir akademisyenden daha fazla kazanıyor, kim bilir ‘özel’ hayat üniversitelerinin de yararı budur). ‘A.R.O.G.’, Cem Yılmaz’ın o müthiş gözlem gücünün yarattığı Arif’in süzgecinden, yontma taş devrine ‘keskin’ bir Türk zekâsının ve pratikliğinin getirebileceklerini anlatıyor.
Yönetmenlik koltuğuna, tıpkı ‘Hokkabaz’da olduğu gibi Yılmaz’la birlikte Ali Taner Baltacı’nın oturduğu filmde kuşkusuz gözümüz başkarakter Arif’ten başkasını görmüyor. Ama film Arif’in, dolayısıyla Cem Yılmaz’ın yetenekleri kadar sinemasal öğelerden de besleniyor ve “Lütfen buralara da dikkat” demeye çalışıyor. Emek harcanmış bir kostüm tasarım çalışması, son derece başarılı ve inandırıcı özel efektler (rahatlıkla ‘Hollywood ayarında’ diyebiliriz), özenli kadrajlar vs. ‘A.R.O.G.’un dünya standartlarını yakaladığını gösteren unsurlar. Ama biz afişinde Cem Yılmaz isminin kalınca ya da ilk sırada yazıldığı bir filmi gösteren salonlara kendimizi her zaman olumlu bir ‘önyargıyla’ ve gülmeye hazır bir şekilde attığımız için, zaten ortada ciddi bir problem yok. Işıklar sönüyor ve ardından daha ilk kareden itibaren gülüyor muyuz? Evet. Bu gülme eylemi, filmin tamamına yakın bir süreye dağılıyor mu? Evet. Söz konusu bu filmlerde her şey mükemmel mi? Elbette değil. Ama ne fark eder. Bu kadar ‘değerli’ bir ‘değer’in hem sinema yazarı, hem de seyirci katındaki kredisi o kadar yüksek ki.
‘A.R.O.G.’ özeline dönersek, filmde espriler art arda sıralanıyor. Bazen bir espriden diğerine geçerken hazmetme problemi yaşıyorsunuz. Üstelik belli bir süreden sonra gülmekten yoruluyorsunuz. Ayrıca filmin şöyle bir güzelliği var; öyküye çok sayıda sinemasal gönderme serpiştirilmiş. Bu serpiştirilmede, önce gönderme sözle ya da eylemle önümüze atılıyor, siz eğer bir ‘sinefil’seniz, meseleyi kapıyorsunuz, ama eğer ki değilseniz Arif hemen devreye giriyor ve “Doğru cevap Patrick Swayze’li ‘Hayalet’ti” mealinde açıklamalı espriler yapıyor. Ya da “Jurassic bir, Jurrasic iki, Jurrasic üç, hepsini izledim” diyerek meselenin altını çiziyor. Keza öyküde Mel Gibson’ın ‘Apokalipto’suna ilişkin uyarı da var. Ama bazen de yüzüne maskeyi geçirdikten sonra “Tom Cruise’ün o filmi değil” derken ‘Gözleri Tamamen Kapalı’ hatırlamasını size bırakıyor. Ayrıca bir başka Kubrick göndermesi olan ‘2001: Uzay Macerası’ da, seyirci olarak sizin çözmeniz gereken bir gönderme.
Evet, bence de filmin son bölümündeki futbol trüğü fazla uzamış. Ama pazar gecesi oynanan bir maçı bir sonraki perşembe, hatta cuma gecesine kadar tartışabilme başarısını gösteren, ayrıcana ‘Üç takımlı’ ligiyle, koskoca bir yazılı ve görsel basın sektörünü neredeyse tek başına ayakta tutan bir futbol evrenine sahip ülkenin sinema seyircisi de, böylesi bir futbol görselliğinden hoşlanır diye düşünmüş olmalı Cem Yılmaz. Her ne kadar bu bölümde Arif’in tasarladığı ‘yontma taş devri kramponu’ Adidas esintileri taşısa da, görsel üslup Nike reklamlarını daha fazla hatırlatıyor. Karşı takımda forma giyen Carlos da, bizim Brezilyalı’dan çok Cantona’nın vahşiliğine ve iyi zamanındaki Thierry Henry’nin enerjisine sahipti. Bu bölüm aslında ‘Cehennemde İki Devre’ ve tabii ki ‘Zafere Kaçış’a göndermeler içeriyordu ama ‘geriden gelme’ esprisindeki asıl altmetin, filmin çekim aşamasına denk gelen zamanda düzenlenen Euro 2008’de, turnuvaya kendine özgü bir iz bırakan Türk Milli Takımı’ydı sanırım (zaten Arif’in takımının forma tasarımı, Türkiye’nin klasik formalarını andırıyordu). “Bu golü tüm geri kalmış kabileler için atıyorum” repliğini de, “Futbol, asla sadece futbol değildir”cilere bir saygı duruşu (ve de vuruşu) kabul edelim.

‘Arif’ olan anlar
‘A.R.O.G.’da unutulmayacak sahneler çok. Viagra esprisi, Kibariye güzellemesi, “Yahu kardeşim hangi devirde yaşıyoruz?” cümlesi, “Titanyum mu, desene ucuza sattık” muhabbeti, Rıdvan Dilmen’in yerinde kullanılışı, Roberto Carlos ve Deivid’den mülhem ‘Yengeç dansı’ çağrışımı, ‘Üç Maymun’ göndermesi, ‘Teoman dayı’ figürü ve daha nicesi... Basına yapılan ön gösterim öncesinde, “Eh artık bir kere de bilet alıp seyredersiniz” uyarısında bulundu Cem Yılmaz. Gerçekten de bir kerede bütün esprilerinin tadına varılmayacak bir çalışma ‘A.R.O.G’. Filmin ‘G.O.R.A’yla kıyaslanması ise ben ‘birazcık’ gereksiz buluyorum. Çünkü ikisinin de misyonları ve gönül hanelerindeki yerleri apayrı.
Öte yandan kuşkusuz ‘A.R.O.G’a ‘burun kıvıranlar’ olacaktır. Onların yaklaşımlarını da Cem Yılmaz, Rolling Stone dergisindeki söyleşisinde tanımlamış: “Devamlı olarak ana muhalefet partisi şekli yaşam.” Doğrusu kimsenin eleştirme hakkını elinden almak istemem ama, ‘A.R.O.G.’ sizi 127 dakikalığına gerçeklerden ve (modern zamanlardan) uzaklaştıran bir fantezi. Lakin şunun da altını çizmeliyim; bu filmin korsanı diye satılan CD ve DVD’lerin bazıların içinin boş çıkması, bazılarının içinde de Ankara havası bulunması ise, Türk zekâsının ‘Arif’i bile bazen yaya bıraktığını ve bu topraklarda, hayatın kendi fantazisinin ne noktalara ulaştığını gösteriyor. ‘Arif olan anlar’ diyerek bitirelim...