Taşlanan, insanlığımız bir bakıma...

Taşlanan, insanlığımız bir bakıma...
Taşlanan, insanlığımız bir bakıma...

?Soraya?yı Taşlamak?ın özellikle recm sahneleri çok çok etkileyici. Bu sahnelere dayanmak için sağlam bir mide gerekiyor.

İran'da, 1986'da kocasının iftiraları sonucu 'recm' cezası uyarınca taşlanarak öldürülen bir kadının gerçek hikâyesini anlatan 'Soraya'yı Taşlamak', zaman zaman insanlığımızdan utanmamız gerektiğini hatırlatan bir yapım

UĞUR VARDAN

 

İran’da rejim ne olursa olsun Soraya’ların (yani Süreyya’ların) kaderi değişmiyor bir bakıma. Şah döneminde, Batı’nın Grace Kelly’sine karşı Doğu’nun Süreyya Bahtiyari’si vardı. Ne var ki Rıza Pehlevi’ye bir çocuk veremeyince hikâyesi, magazin sayfalarının en hüzünlü karakteri olarak sona erdi. 2001’de Paris’te hayata veda eden ‘ex-prenses’ artık Münih’teki aile mezarlığında yatıyor. ‘Soraya’yı Taşlamak’ın Süreyya’sı ise bir sonraki rejim, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurbanı.

Fransa’da yaşayan ve 2008’de vefat eden İranlı gazeteci-yazar Freidoune Sahebjam’ın romanından uyarlanan film, gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Humeyni sonrası İran’ında, 1986’te geçen öyküde, dört çocuklu (ki gerçekte yedi çocukluymuş) Süreyya’nın yaşadığı trajedi anlatılıyor. Kocası Ali’nin 14 yaşında bir kızı göz koymasıyla başlayan süreçte, karısı vefat eden komşusuna ve oğluna yardımcı olan Süreyya, eşinin suçlamalarına maruz kalıyor. Köydeki ‘resmi erkânı’, yani muhtar ve imamı yanına alan Ali, Süreyya’yı zina yapmakla suçluyor. İki oğlundan büyük olanını da bu yalana ortak eden koca, süreci hızlandırıyor ve nihayetinde karısının recm edilmesini sağlıyor. Olay, ertesi günü yolu köye düşen gazeteci Freidoune’a (Feridun), Süreyya’nın halası Zehra tarafından bir şekilde naklediliyor. Freidoune da, bu öyküyü 1994’te ‘The Stoning of Soraya M: A True Story’ adıyla romanlaştırıyor.

ADETA 'GERÇEK ZAMANLI'
Kökleri İran’a uzanan ama Amerika’da doğup büyülen Cyrus Nowrasteh de bu romanı geçen yıl sinemaya uyarladı. Özellikle Zehra hala da ‘Sırlar Evi’yle en iyi yardımcı kadın’da Oscar’a da aday olan Shohreh Aghdashloo’nun parladığı yapım, olayı bütün açıları ve de acılarıyla adım adım aktarırken, son derece gerçekçi ve yüreğinizi alabildiğine burkan bir anlatımla önümüze atıyor. Özellikle taşlanma bölümü çok çok etkileyici. Nowrasteh, bu bölümü adeta ‘gerçek zaman’lı anlatıyor ve taşlar, Süreyya’nın olduğu kadar sanki seyircinin de yüzünde, vücudunda ve ruhunda patlıyor. Hele ki önce babasının, ardından büyük oğlunun ve nihayetinde kocasının taşa sarılması da ayrı bir trajedi...

BİR NEVİ 'VURUN KAHPEYE'
Tabii bu öyküye biz, ‘Vurun Kahpeye’den aşinayız. Sadece unutmuş ya da unutmak istemiş olabiliriz, ‘film de bu hatırlatmayı yapıyor. Öte yandan bu ilkel ve barbar cezalandırma biçimini de cümle âleme gösteriyor. Yabancı bir eleştirmen, filme ilişkin yazısını şöyle bitirmiş: “Cesur Zehra’nın söylediği gibi: Dünya bilmeli.” Evet, bu filmden sonra dünya Süreyya’ya yapılan haksızlığı, Ali’nin uçkur düşüklüğünü rejim üzerinden halletme çabalarını, imamın kaypaklığını, ‘vicdanlı ses’ gibi görünen muhtarın da benzer şekilde ortama ayak uyduruşunu öğrendi sanırım. Gazeteci Freidoune’u canlandıran Jim Caviezel’in, Mel Gibson’ın ‘İsa’nın Çilesi’nde din adına her türlü işkenceye maruz kaldıktan sonra benzer bir bir öyküde yeniden karşımıza çıkması ilginç bir tesadüf olmuş elbet.

'KIRIK BİR RECM HİKÂYESİ'
Bu arada filme ilişkin enfes ve de ufuk açıcı bir yazı okumak isteyenlere de Nihal Bengisu Karaca’nın, geçen pazar günü (9 Mayıs 2010) Habertürk’te yayımlanan, ‘Kırık bir recm hikâyesi’ başlıklı metnini tavsiye ederim...