Teoride ve pratikte Büşra...

Teoride ve pratikte Büşra...
Teoride ve pratikte Büşra...
Bahadır Boysal'ın, Leman'dan tanıdığımız çizgi karakteri Büşra'nın sinema uyarlamasında, türbanlı bir genç kızın modern hayat içindeki arayışları anlatılıyor. Film, bazı yerlerde klişelere göz kırpıyor, bazı yerlerde de zeki ve vurucu olmayı başarıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FOTOĞRAFLARI VE FRAGMANI İÇİN TIKLAYIN

 

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

 

Not: Bu yazı, öykünün içindeki gelişmeleri aktarmaktadır, uyarmayı bir borç bilirim...
Hayatın ‘konjonktürü’, sinemamıza sızmayı sürdürüyor. Geçmişe nazaran içi doldurulmuş, karakter derinliği oluşturulmuş imam, müezzin, din adamı vs, tiplemelerinden sonra, ana kahramanı ‘türbanlı’ bir kız olan ‘Büşra’ adlı yapımda sıra...
Yönetmenliğini Alper Çağlar’ın üstlendiği film, aslında bir çizgi karakterin sinema uyarlaması. Okurlarının, daha çok Leman dergisindeki ‘Teoride ve pratikte Bahadır Boysal’ adlı köşesinden tanıdıkları Boysal’ın, birkaç yıl önce yine aynı derginin sayfalarında yarattığı ‘Büşra’nın peliküle yansıyan bu serüvenini, yaratıcısı ve yönetmeni birlikte senaryolaştırmışlar. Çağlar-Boysal işbirliğinin ürünü olan öykü ise kısaca şöyle: Muhafazakâr ve zengin bir ailenin gayet iyi eğitimli kızı Büşra, hayata atılmanın arifesindedir. Staj yapmak üzere bir gazeteye başvurur. Ne var ki türbanlı olması, gazetenin genel yayın müdürü için bir problemdir. Büşra’nın başvurusu sırasında, odada bulunan Yaman ise sivri dilli, nihilist tavırlı, köşe yazıları ve romanlarıyla ilgi çeken genç bir kalem erbâbıdır. İkilinin yolları, Yaman’ın katıldığı bir televizyon programının çıkışında bir kez daha kesişir. Öte yandan Büşra’nın ailesi, kızlarının mürüvvetini görmek istemektedir. Bu nedenle, ‘yeni dönem zenginleri’nden birinin oğlu Ferit’le, bir an önce Büşra’yı (ki ‘ikili’ çocukluktan beri birbirlerini tanımaktadır) başgöz etmenin hesapları içindedir. Yaman ise, uzun bir süredir birlikte olduğu yoga hocası sevgilisiyle, ilişkisinde kötü bir dönemi yaşamaktadır. Bu tablo içinde, iki ayrı hayat görüşünün uzantısı insan, birbirine yakınlaşır...

Anarşizme ‘elveda’
Leman’ın sayfalarından tanıdığımız Büşra’nın ayırt edici özelliği türbanı kadar anarşist yapısıydı. Kural tanımazlığıyla dikkat çeken genç kızı bir kavganın içinde de, etrafına bıçak çekerken de, evde mastürbasyon yaparken de görebilirdik (tabii bunlar ‘anarşik’ hareketler değil ama, Büşra’nın sıradışılığını vermek açısından kimi ipuçları). Filmde bulduğumuz Büşra ise, çizgi karakterin uzağında. Daha uysal, daha aklı başında, daha ‘merkez’e yakın. Öte yandan zeki, etrafında olan biteni anlayacak ve yargısını kendisi verecek olgunluğa sahip. Yani o fütursuzluğu, başına buyrukluğu gitmiş, daha çok aklını kullanan biri gelmiş. İşin duygusal boyutuna gelince de bunu, ‘kalbinin sesini dinleme’ boyutunda yapıyor.
Sanırım ‘Çağlar-Boysal ikilisi’, dergi sayfalarındaki karakterin bir filmi tek başına ayakta tutmaya yetmeyeceğini düşünüp Büşra’yı, güncel politik mesajlara da göz kırpan bir öykünün içinde ete kemiğe büründürmüşler. Film aslında hem bir aşk hikâyesi, hem modern toplumlardaki yalnızlığın da bir anlamda ifadesi. Bu öykü, en basitinden bir tarife yönelirsek; kişi, hangi tarafta olursa olsun, dış görünüşüyle yalnızlığını kıramaz, kim bilir belki de kırmak için başka bir noktada buluşmak gerekiyor, der gibi geldi bana.
‘Büşra’, belki de varmak istediği noktadaki karışımın izlerini taşıyor. Film, bazı yerlerde çok klişe ve demode, bazı yerlerde de çok zekice ve ileride bir noktada. Mesela Yaman tiplemesi, neredeyse 80’lerin izlerini taşıyor. Bu internet çağında daktilolarla yazı yazma çabası, fazla zorlama bir ‘ilginçlik’ olmuş. Hele bir çatı katı balkonunda, yazdıklarını beğenmeyip kâğıdı daktilodan çekip çekip çıkarması, 80 sonrasının ‘entel dantel’ kahramanlarının tadını vermiş öyküye ve filme (ama bunun olumlu bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim). İslami zengin aile tiplemelerine gelince, onlar da alabildiğine ‘karikatürize’ (yaratıcılarından birinin karikatürist olmasından mı acep). Tamam, böyle tipler olabilir ama yine de ‘Büşra’ya genel olarak derinlik kazandırmayı başaran bir yaratıcı ekipten, bu aileye bakışta da Bekir Coşkun-Yılmaz Özdil çizgisinden uzak bir yaklaşım beklerdim. Ya da, bu tür bir modelin uzağında prototiplere sahip olmasını umardım. Mesela aile de, ‘esnaf ruhu’nun ötesinde, kendi çapında entelektüel donanıma sahip olsaydı, meseleleri nasıl ele alacaktık? Bir başka ‘mantıksız’ nokta da ‘yandaş medya’nın bu kadar bol olduğu ortamda, Büşra’nın kendisine hoşgörüyle bakabilecek bir kuruluş yerine, niye reddedileceği aşağı yukarı belli olan bir gazeteye staj yapmak için başvurması meselesi (Kim bilir, belki de Büşra’nın ‘karşı taraf’ta kendisini ispatlamak isteyeceğini düşünmüşlerdir)...

Günahı senin boynuna’
Başarılı olunan bölümlere gelince; mesela ‘Cadılar bayramı’ sekansını çok beğendim. Hitler kılığındaki gencin ‘aşağılamaları’ fazla abartılı olsa da, özellikle subayla karşı karşıya geldikleri kadraj, gayet zekiceydi. Keza, Yaman’la Ferit’in içkili lokantadaki kavgalarının ardından Ferit’in rakıyı dikmeden önce, “Günahı senin boynuna” ifadesi de, yine öykünün takdire şayan hamlelerinden biriydi. İkilinin, Harbiye’deki Askeri Müze’nin yanındaki parkta dans ettikleri sahne de, filmin çarpıcı anlarındandı. Bu sahnenin başında, kamera ikiliyi Atatürk heykelinin altında gösteriyor. Öngösterimde bu kadrajı, arkalardan bir grup izleyici alkışladı. Sanki bana ortaya konan ‘Kemalist tablo’yu çok beğendiler gibi geldi. Sonrasında ise kamera geriye doğru kayarak, geniş bir plana soyunuyor. İkili, burada da Atatürk’ün yanı sıra diğer Türk devletlerinin kurucularının da bulunduğu heykellerin arasında danslarını sürdürüyor. Bunu da ben, ‘köklerimize’ yönelik bir gönderme olarak algıladım ve “Cumhuriyet kadar imparatorluktan gelen bir geçmişimiz de var” mesajına yordum. Eğer doğru yorumladımsa, zekice bir gönderme olarak addederim. Yoksa da, canları sağ olsun.
Oyunculuklara gelince; Büşra’da Mine Kılıç’ı çok beğendim. Sade, pürüzsüz, abartısız bir performans ortaya koymuş ve karakterini alabildiğine gerçekçi kılmış. Nişanlısı Ferit’te de, Coşku Cem Akkaya gayet iyiydi; kendisini başka projelerde bir dolu psikopat rolü bekliyor gibime geldi. Büşra’nın ‘kanka’sı Selen rolündeki Enise Ütük de, kadronun en iyilerindendi. Özellikle, Yaman’ın arkadaşlarıyla kafede buluştukları sahnedeki, “İmam-hatip mezunuyum, şaka şaka” diyaloğu, filmin en iyi esprilerindendi. Alara’da Ayşe Çiğdem Batur, karakterinin ‘fuzuli’liğini aktarmada çok iyiydi. Ekibin en tecrübeli ve tanınan ismi Tayanç Ayaydın’ın canlandırdığı Yaman Göktuğ ise, yer yer yukarıda bahsettiğim klişelerin kurbanı olmaktan kaynaklanan bir problem yaşıyordu. Öte yandan Ayaydın da bazı sahnelerde, fazla ‘cool’ takılıyordu. Artık yaş farkı mı, başka bir şey mi bilemem ama, sanki iki ana karakter arasındaki ‘ilişki’ pek inandırıcı gelmedi bana. Eskilerin deyimiyle kimyaları tutmamış gibi. Yayın yönetmeni Selim Bey de, hikâyenin en boş karakteri olmuş.
Öte yandan gelelim final sahnesine... Yaman’ın tinercilerden yediği bıçaktan sonra, etrafı saran halkımızın yine o klasik ‘röntgenci’ tavrıyla her şeye sadece seyirci olması ve nihayetinde, baktı kimseden yardım gelmiyor, Büşra’nın türbanını çıkarıp yarayı sararak kanı durdurma çabası, kâğıt üzerinde iyi gibi görünen ama perdede yeterli etkiyi veremeyen bir çaba olmuş. Ve fazla şekilci kaçmış.

Önümüzdeki işlere bakalım
Sonuç? Gelgitlerine karşın ‘Büşra’ kayda değer bir çalışma olmuş. Kamera arkasındaki Alper Çağlar’ın da, muhtemelen yakın gelecekte iyi işlerini izleriz gibime geldi. Lakin aynı Çağlar, ‘sinemalife.com’ adlı sitedeki söyleşisinde, filmine ilişkin “Siyasi ya da herhangi bir kutbu eleştiren bir durumumuz yok” cümlesinde tavırlarını belli ederken, aslında ana karakterlerinin türbanlı olmasının dışında, anlattıkları öykünün güncel sorunlarımıza ilişkin bir şey söyleme niyetinde olmadığını da ‘itiraf’ ediyor bir anlamda. Yani ne türbanlıların, ne de karşı cephedekilerin, bu film dolayısıyla, kendilerini sınayacakları ve bir anlamda ‘öteki’ yerine koyacakları bir durum yok ortada. Bu, dış görünüşleri farklı insanların da birlikte olabileceklerine dair bir hikâye, zaten bu bile size yetiyorsa, ortada bir mesele yok.