Uç yeşil yeşil...

Uç yeşil yeşil...
Uç yeşil yeşil...

En son Toprak Altında filminde izlediğimiz Ryan Gosling bu kez havalarda geziyor.

Evreni kurtarmaya soyunan bir faninin öyküsünün anlatıldığı 'Yeşil Fener', 1940'larda ortaya çıkan popüler bir çizgi romanın sinema uyarlaması. Film, hedeflerine ulaşan bir seyirlik olmuş
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

YEŞİL FENER
Orijinal Adı: Green Lantern
Yönetmen: Martin Campbell
Oyuncular: Ryan Reynolds, Blake Lively, Peter Sarsgaard, Mark Strong


Ryan Gosling’i en son ‘Toprak Altında’ görmüştük. Şimdiyse karşımıza arada sırada yeryüzüne ayak basan bir adam olarak çıkıyor. Evet, Hollywood patentli ‘2011 Yaz aksiyonları kreasyonu’nun parçalarından biri olan ‘Yeşil Fener’ (Green Lantern) ağustosun son haftasında vizyonda. Bizde pek bilinmeyen (sanırım ilk baskısı 2010 Eylül’ünde yapılmış) ama anavatanı Amerika’da, 1940’dan beri popüler kültür unsurlarından biri olarak yerini alan bu çizgi roman, evreni korumakla yükümlü bir grubun (sayıları 3600) ‘Dünyalı’ üyesinin yaşadıklarını anlatıyor. Film de bu üyenin, yani Hal Jordan’ın, nasıl ekibin parçası olduğunu, yani meselenin evveliyatını perdeye taşıma derdinde. 

‘Bak Hal, eğer kabul edersen’
Kısaca öykü diyelim: Bir test pilotu olan Hal Jordan, bağlı bulunduğu Ferris Havacılık şirketinin yeni ürettiği robot uçakların denemesi için antrenman vermektedir. Şirketin sahibinin kızı olan Carol’la (ki aynı zamanda eski sevgilisidir) birlikte çıktığı test uçuşunda, robot uçakların eksikliklerini göstermek adına sınırları aşar ve en üst noktaya tırmanır. Lakin uçağının kontrolünü kaybeder ve hayatını zor kurtarır. Bu, şirketi zarara sokan bir harekettir ve kovulur. Lakin evrenin uzak köşelerden birinde, ‘Yeşil Fenerler Kolordusu’ adlı ‘Koruyucular’ grubuna savaş açan Parallax adlı bir düşman, adım adım ilerlemekte, bazı kolordu üyelerini de öldürerek gücüne güç katmaktadır. Bir ‘Yeşil Fener’ temsilcisi olan Abin Sur, Parallax’la olan kavgasında ağır bir yara alır ve aracıyla birlikte dünyaya inmek zorunda kalır. Bu esnada, ‘Yeşil Yüzük’ü de yeni sahibi arar ve bulur: Hal Jordan. Yüzüğü takan Jordan, bir tür ‘Seçilmiş kişi’dir ve artık evrenin kurtarılması konusunda savaşmak durumundadır.
Filmin ön gösterimi öncesi, yabancı eleştirmenlerin yazılarına ve yıldızlarına göz attığımda beğenilmediğini, bazılarınca da yerden yere vurulduğunu gördüm. Lakin ‘Yeşil Fener’, evet çok çok iyi değil ama fena da değil. İki Bond filmi ‘GoldenEye’ ve ‘Casino Royale’in yanı sıra ‘The Mask of Zorro’yla da tanınan Yeni Zelanda asıllı Martin Campbell’ın çektiği ‘Yeşil Fener’, ‘çıkan kısmın özeti’ni gayet iyi toparlamış, hem de kendi çapında iyi bir aksiyona imza atmış. Evet, belki çizgi romanın kökeninin 1940’lar olması, bazı karakterleri fazla demode göstermiş (özellikle de Kolordu’nun lideri Sinestro’nun tasarımı, Flash Gordon’lardan fırlamışa benziyor). 

Süpermen’le Lois Lane’i hatırlatıyor
Çocukluğumda çizgi roman uyarlamaları açısından yerlilerden Tarkan’ın, yabancılardan da ‘Süpermen’in ilk sinema macerasını ne büyük bir merakla beklediğimi çok iyi hatırlıyorum. Tarkan’ınki hayal kırıklığı olmuştu, çünkü dergi sayfalarından perdeye iyi aktarılmadığını düşünmüştüm. Oysa ‘Süpermen’ tam da beklediğim ve hayal ettiğim gibiydi. ‘Yeşil Fener’, hikâyesi itibariyle özellikle 1978 yapımı, Richard Donner imzalı ‘Süpermen’i fazlasıyla andırıyor. Hele ki Hal Jordan’ın, ‘Yeşil Fener’ kılığında eski sevgilisi Carol’la bir binanın tepesinde romantik takıldıktan sonra onu yeryüzüne indirdiği sahne, Süpermen’in Lois Lane’i Metropolis semalarında gezdirdiği bölüme çok benziyor. Öte yandan ‘Yeşil Fener’in, son dönem aksiyonları açısından akrabası ise Kenneth Branagh’ın ‘Thor’u gibi duruyor ve iki film arasındaki dengede, ‘Yeşil Fener’, atmosferi, oyunculukları ve öyküsüyle fazlasıyla ağır basıyor. 

Güzel ötesi bir varlık
Filmin kimi detaylarında dolaşırken, oyunculuklar açısından Ryan Gosling bu şaşkın ama sonradan gücünün farkına varan ve babasına layık bir evlat olduğunu gösteren Hal Jordan’da gayet iyi. Carol Ferris’te karşımıza çıkan Blake Lively, sinema perdesinde son zamanlarda gördüğüm en güzel kadın (ki bu tespitin tabii ki oyunculukla ilgisi yok, zaten Lively de sanırım geçmiş performanlarıyla değil, güzelliğiyle bu filmin kadrosunda yer almış olsa gerek. Ayrıca kendisini şöhrete kavuşturan ‘Gossip Girl’ü izlemediğim için de daha önceden sadece ismini biliyordum, cismini değil). Gayet kendi halinde bir bilim insanıyken, uzaylı cesedini inceleme sırasında ‘kötülük virüsü’ kapan Dr. Hector Hammond’da Peter Sarsgaard, öykünün en akılda kalıcı tiplemesine hayat veriyor (ki bazı Amerikalı eleştirmenler Sarsgaard’ın kompozisyonunda John Malkovich’ten izler bulmuş). Jordan’a, Kolordu dahilinde eğitim veren Tomar-Re’yi Geoffrey Rush, Kilowog’u da Michael Clarke Duncan seslendirmiş, iki klas oyuncu da sesleriyle öyküye özel bir renk ve ahenk katmışlar. Bir de, tiplemeleriyle ‘Star Wars’taki Yoda’yı hatırlatan ‘Koruyucular’ grubu vardı, onların da altını çizelim.
Öte yandan biz ön gösterimde bu filmin ‘3D’ versiyonunu izledik ama niye ‘3D’ pek anlayamadık, ‘2D’ izleseydik de olurmuş dedik. Sonuç? Bir faninin, koca bir evrenin kurtarılması yolunda verdiği mücadeleyi (sizin anlayacağımız ‘Şampiyonlar Ligi’nde hepimizi Hal Jordan temsil ediyor) anlatan ‘Yeşil Fener’, ortalamayı tutturan bir seyirlik. Bu filmi izledikten sonra, eski görüşümüzü koruyoruz: Bu yıl hiçbir yaz aksiyonu ‘X-Men: First Class’ın eline su dökemez…