Uçan da kuşlara malum olsun...

Uçan da kuşlara malum olsun...
Uçan da kuşlara malum olsun...
Mira Nair imzalı 'Amelia', Atlantik'i geçen ilk kadının, Amelia Earhart'ın trajik bir şekilde sona eren hayat hikâyesini, ne yazık ki ana karakteri kadar heyecan yüklü olmayı başaramadan anlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FOTOĞRAFLARI VE FRAGMANI İÇİN TIKLAYIN

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

 

Önce müzisyenler (Walk The Line, I’m Not There), sonra politikacılar (Milk) ve şimdi de öncü pilotlar... Evet, biyografiler serisi ‘Amelia’yla sürüyor. Havacılık tarihinin ilk büyük şahsiyetlerinden olan Amelia Earhart’ın öyküsünü, bu kez Mira Nair imzalı bir filmle izliyoruz. Kadın pilotun adını taşıyan yapım, biyografik temayüllere uygun bir seyir izliyor. Hikâye sondan başlıyor, Earhart’ın şöhret olmadan önceki haline atlıyor ve bu noktadan sonra da kronolojik bir akışla yoluna devam ediyor. Nihayetinde de açıldığı noktadan kapanıyor.
1897 doğumlu Amelia Earhart, Charles Lindbergh’ten beş yıl sonra, 1928’de Atlas Okyanusu’nu geçip Avrupa’ya, İrlanda kıyılarından ulaşıyor. Ne var ki bu ilk yolculukta Amelia, iki erkek pilotun yanında uçmuştur ve bir anlamda ‘yolcu’dur. 1932’de aynı güzergâhı ‘solo’ olarak geçiyor ve Galler’e iniyor. Ta en başta, macerasını yazmak için anlaştığı yayıncı George Putnam da, bütün bu yolculuklar esnasında can yoldaşı olurken aralarında ilişki doğuyor ve nihayetinde evleniyorlar. Bu evlilik, havacılık dairesinin önemli zatlarından Gene Vidal’in araya girmesiyle (ki kendisi ünlü yazar Gore Vidal’ın babası oluyor), küçük çaplı bir sarsıntı geçirse de, Amelia, nihayetinde evine, kocasının yanına dönüyor.
Amerikan hayat biçiminin kahraman üretme modeline uygun olarak, özellikle kadınların idolü konumundaki Amelia, bu arada başkanın eşi Eleanor Roosevelt’le de dostluğunu ilerletiyor ve hatta bir keresinde, ‘first lady’yi uçağına atıp Washington semalarında gece turuna çıkarıyor. İçindeki heyecan ket vuramayan genç kadın, nihayetinde 1937’de, bütün dünyayı turlamaya karar veriyor. Yetenekli ama alkolik ‘navigasyoncu’ (yön bulma uzmanı) Fred Noonan’la yola çıkan Earhart, Hawaii’den havalandıktan bir süre sonra, 2 Temmuz’da Howland Adası yakınlarında izini kaybettiriyor. Kendisine yollanan radyo sinyallerini alamayan ‘ikili’ ve uçağı, bütün aramalara rağmen bir türlü bulunamıyor. 5 Ocak 1939’da da Earhart ve Noonon’ın ölümleri, ‘resmen’ ilan ediliyor.

‘First lady’ ona âşıkmış
Farkındayım, çok biyografik bir anlatım oldu ama film de zaten daha fazlasına imkân vermiyor. Geçmişinde ‘Muson Düğünü’, ‘Mississippi Masala’, ‘Selam Bombay’ (hatta bu listeye bir önceki çalışması ‘Adaş-The Namesake’ bile dahil olabilir) gibi gayet başarılı çalışmaları bulunan Mira Nair, 111 dakikalık ‘Amelia’da yer yer sıkıcı bir anlatım tutturmuş.
Ama yine de filmin başarılı olduğu bir yan var; o da sanat yönetimi ve kostüm tasarımı. Özellikle Amelia Earhart’ın giyim kuşağı son derece etkileyici ve modacı deyimiyle, ‘göz alıcı’. Öte yandan ‘Erkekler Ağlamaz’ ve ‘Milyonluk Bebek’te sağlam karakterli kadınlara hayat veren Hilary Swank de, filmin iyileri arasında. Kısa saçlarıyla biraz Raquel Welch, ama çokça Jane Fonda havası estiren Swank, filmdeki rolüyle Oscar’a aday gösterilirse şaşırılmamalı. George Putnam’da da Richard Gere, gözlükleri ve kırlaşmış saçları eşliğinde koruyucu ve kollayıcı koca rolüne ‘cuk’ oturmuş.
Bir de magazinel bir bilgiyi paylaşayım: Filmde Earhart’a, “Babamla evlenir misin?” sorusunu yönelten (ki “Ben zaten evliyim” cevabını alıyor) ve şimdilerde 85 yaşında olan Gore Vidal, 2006’da yayımladığı ‘Point to Point Navigation’ adlı kitabında, başkan Roosevelt’in karısı Eleanor’un lezbiyen olduğunu ve Amelia Earhart’a karşı büyük bir tutku beslediğini iddia etmişti. Vidal’a göre ‘first lady’, aşkına karşılık alamamış.
Neyse, biz filme dönelim ve son noktayı koyalım. Final trajik biten bir hayatı anlatan ‘Amelia’, ne yazık ki ele aldığı karakter kadar heyecan vermiyor. Ya da şöyle söyleyelim: Öykü büyük ama maalesef film küçük...