Uğur Vardan yazdı: Gece ve Gündüz

Uğur Vardan yazdı: Gece ve Gündüz
Uğur Vardan yazdı: Gece ve Gündüz

Filmde Tom Cruise ve Cameron Diaz ikilisi, Vanilla Sky dan sonra bir kez daha karşılıklı oynuyor.

Örgütüyle sorunlar yaşayan bir ajanla, karşısına çıkan kendi halinde bir kadının hikâyesini aksiyon ve romantik komediyle harmanlayan 'Gece ve Gündüz', hedefini tutturan bir seyirlik olmuş. Filmin başrollerinde, daha önce 'Görevimiz Tehlike'de de ajan olan Tom Cruise'la Cameron Diaz var

UĞUR VARDAN

 

Bir ajanın örgütüyle ters düşmesi meselesi, diğer birçok mesele gibi eskidir. Eh, tabii sinema giderek yaşlanan bir sanat olunca ve güneş altında söylenenler cephesinde, hafiften ikinci, üçüncü, hatta dördüncü turlara geçilince, aynı limanlara uğramak da hoş karşılanıyor. Aslına bakarsanız mesela 70’lerde Sydney Pollack, ‘Akbabanın Üç Günü’nde durumu bir güzel özetleyip, işin ‘sosyo-politik’ tarafına da ışık tutarak ‘Budur...’ demişti. Lakin her yeni neslin kimi eli iyi kamera tutan yönetmenleri, “Benim de bu konuda fikrim geldi” haletiruhiyesiyle benzer sularda gezinip duruyor. Bir kez daha mesela dersek, 2000’lerde karşımıza çıkan ve ‘The Bourne Identity’yle başlayıp serileşen serüvenlerde Jason Bourne adlı bir CIA ajanının, merkezle olan didişmesinin izlerini sürdük. Seride örgüt, elemanını yok etmek için binbir takla atıyor, adamımız da önce kayıp hafızasını, sonra da kendisine bu kötülüğü yapanları buluyordu.

Aksiyonun dibine vuruluyor
Bugünden itibaren gösterime giren ‘Gece ve Gündüz’ün (Knight and Day) de aslınde temel izleği bu türden bir espriye dayalı. Ele avuca sığmaz, delişmen bir ajan olan Roy Miller, herkesin sahip olmak istediği bataryası tükenmez bir pili ‘kötü niyetli birtakım kişilere’ kaptırmamak için uğraş verirken, örgüt içinden bir darbe yer. Çalışma arkadaşı Fitzgerald, onu patronuna ‘kötü adam’ olarak gösterir ve bu iddiasını da yedirir. Roy ise, pili bineceği uçağa sokabilmek için havalimanında rastladığı bir kadından yararlanır. Kadına bilerek çarpar, pili çantasına atar, güvenlikten geçtikten sonra da geri alır. Lakin, kız kardeşinin düğününe giden June adlı bu hoş sarışın, meseleyi romantize eder ve kendince bambaşka bir hikâyenin peşine düşer. Sonrasında ortaya ajanlar çıkar, Roy onları temizler, uçak düşer, yetmez, trene binerler, ordan motosikletli sahneler gelir, aksiyonun dibine vurulur, hikâye dur durak tanımaksızın sürüp gider...
‘Gece ve Gündüz’ 110 dakika sürüyor. Ne mutlu ki, bu uzunluk yönetmen James Mangold’un elinde, pek de hissedilmiyor. Böylesi tür ‘hoş ve boş’ filmlerin başarı kriteri de bu değil midir? ‘Alan razı, veren razı’ bir alışverişte, sıkılmadan tüketeceğiniz bir hikâye ararsınız ve film de bu isteğinizi yerine getiriyorsa, ne âlâ. 

Bond havası da var
Öte yandan James Mangold gibi yola, ‘Heavy’ türünden, gerçekten ‘ağır’ bir filmle çıkan birinin, aksiyonun sularında bu denli rahat hareket etmesi elbette takdire şayan. Geride kalan izlerinin bence en derini ‘Cop Land’ olan Mangold, Allah için iyi işlere imza attı. ‘Identity’ de fena değildi ama asıl olarak ‘Walk The Line’, hatırı sayılır bir biyografi olarak dikkati çekti (Son filmi 3:10 to Yuma’yı izlemedim, dolayısıyla bu konuda yargım yok). ‘Gece ve Gündüz’ ise, tam bir ‘karma aşı’. Mangold, yapım notlarında Hitchcock’un ‘North by Northwest’iyle Stanley Donen’ın ‘The Charade’ı türünden yapımların havasından izler taşımayı hedeflediğini söylüyor. Evet, bu türden izler var ama ‘Gece ve Gündüz’, ‘Bourne’ serisi kadar ‘Bond’ları da andırıyor. Hele ki Atlantik’teki Azor Adaları civarındaki sahnelerde June, bikinisiyle tam bir ‘Bond kadını’na dönüşüyor. Adanın tuhaf tasarımlı bir uçakla bombalanması da ‘Bond’un tıpkısının aynısı’ durumu yaratıyor.

Sevilla’dan Salzburg’a...
Filmin güzergâhları da, adeta türüne layık olmaya çalışıyor. Massachussetts, Boston, Azor Adaları, Sevilla, Salzburg derken, hikâye arka planına güzel manzaralar yerleştiriyor. Kahramanlarımız kâh bir trenin içinde Alplere doğru hareket ediyorlar, kâh San Fermin Festivali’nde onca kızışmış boğa arasında, motosikletle slalom yaparken, bu İspanyol geleneğinden kötü adamların yok edilmesi yolunda yararlanıyorlar.
Bu, adrenalin yükseltici ve her adım başında yeni aksiyon sahneleriyle tıka basa doldurulmuş filmi, kadınların nezdinde ilginç yapan şey ise Roy Miller rolündeki Tom Cruise kadar (gerçi hâlâ hayranı var mı ve o hayranlar, salonları dolduracak kadar çok mu, bilemiyorum ama), hikâyenin ara yollarını serpiştirilmiş romantizm ve Cameron Diaz ’ın canlandırdığı June’un, kendi yolunda giderken tam bir heyecan bağımlısı ortayaşlı güzele dönüşmesi. Patrick O’Neill’in kaleme aldığı senaryo, bu anlamda karakter doluluğu açısından hedefi vurmuş, June da, Roy da iyi çizilmiş birer tipleme olarak karşımıza çıkmış. Lakin, daha önce bir Alejandro Amenebar projesinin, Cameron Crowe tarafından yeniden üretimine dayalı ‘Vanilla Sky’da da birlikte oynayan Cruise-Diaz ikilisi, bu kez aynı etkiyi yaratamıyor. ‘Vanilla Sky’da öykünün gidişatı itibarıyla daha az görünmekten kaynaklanan bir durum muydu bilemiyorum ama orada rahatsız edici olmayan bu birliktelik, ‘Gündüz ve Gece’de, adeta gündüz ve gece kadar birbirlerine uzak görünüyor (evet, biraz abarttım, tabii ki o kadar da değil, gayet iyi oldukları sahneler de var ama sanki tek başına oldukları bölümlerde daha iyi gibiler). Ya da o bildik eleştirmen klişesine sığınayım; ‘Kimyaları pek tutmamış’. Cruise’un, ‘Görevimiz Tehlike’ serisinden sonra yeniden ajanlık günlerine dönmesi de, bir başka altı çizilecek nokta olabilir.

Sıkmıyor, eğlendiriyor
Kadrodaki diğer isimlerden Peter Sarsgaard da, “İstediğim an kötü olabilirim” havasında kuşağının Kiefer Sutherland’i tadında bir çizgiyi bu filmde de sürdürüyor. Pili üreten, genç ve çatlak bilim insanı tipindeki Simon Feck’i canlandıran Paul Dano’nun, ‘Kan Dökülecek’teki genç rahip olduğunu ise doğrusu filmi izlerken pek fark edemedim.
Sonuç? Doğrusu bu tür ‘Yaz sezonu’ filmlerinin ne kadar havadan sudan olduğunu biliyoruz elbet. Dolayısıyla salona, “Yine sıkılacağız” psikolojisiyle gittim. Lakin, şamatası bol, romantizmi ayarlı, araya sarkıttığı esprileri kaliteli, göndermeleri yerli yerinde, James Mangold’un da, ‘ağır’ ilerleyen filmler kadar aksiyonda da başarılı olabileceğini gösteren bir çalışma olmuş ‘Gece ve Gündüz’. 

Uçak, tren ve motosiklet...
Dışarıda da benzer şekilde, orta karar bir yaz eğlenceliği muamelesi görmüş (bu arada Amerikalı bir eleştirmen, kahramanların uçak, tren ve motosiklet üzerindeki aksiyonlarına vurgu yaparken ‘rahmetli’ John Candy’yle Steve Martin’in o harikulade komedisi ‘Planes, Trains & Automobiles’le göndermede bulunmuş ve öykünün geçtiği yerleri ‘Plans, Trains and Motorcycles’ olarak tanımlamış).
Bu tür filmlerin temel sorunlarından biri de, aynı zamanda esprili olmak istemek ama bu hedefin altından pek de kalkamamaktır. Brad Pitt- Angelina Jolie aşkı gibi ‘hayırlı bir iş’e vesile olan ‘Mr. and Mrs Smith’ bu türden başarısız bir denemeydi, ‘Gece ve Gündüz’, ne türden ‘hayırlı işlere’ vesile olur bilemem ama aksiyonla romantik komediyi yerli yerinde kullanan yapısıyla, kaliteli bir sabunköpüğü... 

Mönüde bu da var

‘Nathalie’nin yeniden çevrimi ‘Büyük Hata’da Amanda Seyfried ve Julianne Moore var.

Büyük Hata
Kanadalı yönetmen Atom Egoyan’ın son filmi ‘Büyük Hata’ (Chloe), aşk ve ihanet çerçevesinde ilerleyen bir erotik gerilim. Hikâyesi Anne Fontaine’in yönettiği 2005 yapımı psikolojik dram ‘Nathalie’ye dayanan film, doktor Catherine ve müzik profesörü David’in dışarıdan iyi görünen fakat zaman geçtikçe yıpranan ilişkilerine odaklanıyor. Catherine çapkın kocası David’in bir ilişkisi olduğundan şüphelenir ve onu test etmek için genç ve pahalı fahişe Chloe’yi tutar. Çekici bir kadınla tüm problemleri çözeceğini düşünen Catherine’in, Chloe ve David’in şehvetli ilişkisi karşısında kıskançlık duyguları uyanır. Aralarındaki üçlü ilişki bir saplantıya dönüşür ve kimin kime aşık olduğu gittikçe belirsiz bir hal alır. Başrollerini Julianne Moore, Liam Neeson, Amanda Seyfried’ın paylaştığı filmi Egoyan ‘aşk ve ihanet çerçevesinde ilerleyen bir Hitchcock gerilimi’ne benzetiyor. Egoyan’ın en rahat izlenen çalışması olarak nitelendirilen ‘Büyük Hata’, San Sebastian Film Festivali’nin açılışını yapmış, İstanbul Film Festivali’nin Akbank Galaları bölümünde gösterilmişti.

Yeniden vizyonda
Mehmet Bahadır Er ile Maryna Gorbach’ın ödüllü filmi ‘Kara Köpekler Havlarken’, bu hafta yeniden vizyona giriyor. Başrolündeki Cemal Toktaş ile Volga Sorgu’ya birçok ödül kazandıran film, iki varoş delikanlısı Selim ve Çaça’nın şehrin kanunsuzları arasından sıyrılarak yırtma/sınıf atlama mücadelesini anlatıyor. Filmde Erkan Can, Ayfer Dönmez, Murat Daltaban gibi isimler de rol alıyor.