'Ustam'seslendi uzaktan

'Ustam'seslendi uzaktan
'Ustam'seslendi uzaktan
Paul Thomas Anderson imzalı 'The Master', 'Efendi'yle müridi arasındaki ilişkiden yola çıkarak Amerika'nın 20. yüzyıl serüvenindeki inanç arayışlarına da tercüman oluyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Paul Thomas Anderson kaldığı yerden devam ediyor... Upton Sinclair’in ‘Oil’ adlı romanından uyarladığı bir önceki filmi ‘Kan Dökülecek’ (2007 yapımıydı), petrolle birlikte yeniden tanımlanan bir Amerika’nın tasviriydi. Bugünden itibaren bizde de gösterime giren son çalışması ‘The Master’ ise, 2. Dünya Savaşı sonrası kafası karışan bir toplumun başını yaslayacağı bir göğüs ararken yaşadığı haletiruhiyenin dışavurumu. Öte yandan arka arkaya gelen bu iki film, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla Amerikan toplumunun ruhani arayışlarının da ifadesi. Birinde ihtirasları ve ruhu huzura kavuşturacak şeyi, yani petrolü arama histerisi ön plana çıkıyor, diğerinde ise baba figürüne olan ihtiyacın yarattığı ‘Efendi’ye, bazen gönüllü, bazen de zoraki ‘biat etme’ durumu…
Anderson’un son iki adımı arasın-
daki ilişkiyi anlamlandırdıktan sonra gelelim ‘The Master’in kısa özetine: 2. Dünya Savaşı’nın son günleri… Pasi-
fik’te görev yapan Freddie Quell’e odaklanan hikâyemiz bize, kahramanımızın ‘Takımdan ayrı düz koşu’ya ne kadar sevdalı olduğunu ve sorunlu kişiliğini, savaşın daha sorunlu hale getirdiğini gösteriyor. Savaş sonrası fotoğrafçılıktan hayatını kazanan Freddie, burada da rahat durmuyor ve işini kaybetmek durumunda kalıyor. Sonrasında nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde, Lancaster Dodd’un yatında uyanıyor. Yazdığı ‘The Cause’ adlı ki-
tapla ünlenen Dodd, Freddie’ye kendisini “Yazar, doktor, nükleer fizikçi, ruhani filozof ama hepsinin ötesinde bir erkek, umutsuzca meraklı bir erkek” olarak tanıtıyor ve ekliyor: “Tıpkı senin gibi…” Bu son derece ‘sofistike’ tanımlama, Freddie için yeterli kanıt oluyor ve arayışlarla dolu hayatında Dodd, onun yol göstericisi konumuna yükseliyor. Sonrası, Dodd’un ruhani yolculuğunu birlikte sürdürmeye dö-
nüşüyor. ‘The Cause’ klanı, Dodd’un karısı Peggy, oğlu Val, kızı Elizabeth, damadı Clark gibi ‘üyeleri’yle ve Helen Sullivan gibi mali destekçileriyle gide-
rek büyüyüp adeta bir din halini alırken, Freddie’nin ruhsal gelgitleri ise bir türlü dinmek bilmeksizin sürüyor… 

Herkes ‘Efendi’sini arar 


‘The Master’, 144 dakikalık süresi boyunca değişik limanlara uğruyor. İlk liman varoluşçuluk. ‘Savaş sonrası Avrupası’nda özellikle Camus ve Sartre gibi aydınların ön ayak olduğu bu felsefi akımın filmdeki yansıması da aynı nedenlere dayanıyor; bunca yıkımın ardından şu soruları sormak boynumuzun borcu: Neyiz, kimiz, nereden gelip nereye gidiyoruz? ‘The Master’ın bir başka durağı yine savaşın türevi olarak inançlara her zamankinden daha çok sarılmak. Bu noktada Lancester Dobb karakterinin gölgesi alabildiğine baskın bir şekilde öyküye vuruyor. Yönetmen Anderson’un da açıkça belirttiği gibi Dobb, L. Ron Hubbard’ın yani Scientology’nin kurucusunun filmdeki yansıması. Anderson’a göre iyi ya da kötü olup olmadığı hakkında kesin bir yargıda bulunamadığı Hubbard, enerjik ve fikir dolu bir adam olarak filmdeki yerini alıyor (ki ‘The Guardian’ın eleştirmeni Peter Bradshaw da Dodd Lancester’ı Hubbard’ın yanı sıra Ayn Rand ve Dale Carnegie’in bir karışımı olarak görmüş). Öte yandan yönetmeninin ifadesiyle (bakınız bu ayki Sinema dergisindeki söyleşisi) ‘The Master’da odaklanmamız gereken yan, Scientology’den çok iki adam arasındaki aşkın hikâyesi, ki bu aşk elbette fiziksel değil, daha çok ruhani. Ya da meseleyi şöyle özetleyelim: ‘Efendi’ylee müridi arasındaki alışverişin dışavurumu.
Paul Thomas Anderson, her ne kadar ilk önemli çıkışını ‘Boogie Nights’la yapsa da entelektüeller nezdindeki saygınlığını ‘Manolya’ sayesinde gerçekleştirmişti (bendeki izler ise tersidir). Çok katmanlı yapısıyla ‘Manolya’, fazla Robert Altman kokuyordu. ‘The Master’ ise çok fazla Terrence Malick kokuyor (hele ki Pasifik’te geçen ilk bölüm bana ‘İnce Kırmızı Hat’tı çağrıştırdı, baktım bazı yabancı eleştirmenler de aynı hissiyattaymış). ‘Manolya’daki çağrışım tecrübesizlik ve öykünme gibi duruyordu, ‘The Master’daki Malick havası ise ‘üslupsal gönderme’ tadında ve gayet yerinde.
Ya oyunculuklar? Filmi Freddie’de Joaquin Phoenix, Dodd’da da Philip Seymour Hoffman sürüklüyor. Evet, karakterler yeterince süslenmeye ve şov yapmaya uygun ama iki aktör de, rollerine özel dokunuşlar katmayı başarıyor (Mesela Amerikalı bir eleştirmen Hoffman’ın serüvenini, Meryl Streep gibi her yaşta daha bir büyüyen ve yeniden taçlandırılan bir yolculuğa benzetmiş). İki aktör, bu yılki Venedik’te ‘En iyi erkek oyuncu’ ödülünü paylaşmışlardı, sanırım hem film hem Anderson hem de Phoenix ve Hoffman, bu yılki Oscar’ların önemli adaylarından olacak. Dodd’un karısı Peggy rolündeki Amy Adams’ı da es geçmemek lazım; İtalya doğumlu Amerikalı oyuncu bence ilk büyük çıkışı olan ‘Doubt’taki rol arkadaşı Hoffman’la bir kez daha ‘düet’ yaparken ‘The Master’ın akılda kalıcı performanslarından birini sergiliyor.
Sahne sahne göz atıldığında ‘The Master’ın ardından çok sayıda etkile-
yici kadrajın film bittikten sonra zihninizdeki yerlerini aldığını fark ediyorsunuz. Girişteki Pasifik sahneleri, ha-
pishane kısmı ve burada kırılan klozet, Peggy’nin Dodd’a yaptırdığı mastürbasyon sahnesinin insanı başta cin-
sellik olmak üzere her bir şeye yabancılaştıran yanı, çölde motosikletle kendilerini aşma çabaları, Freddie’nin yıllar sonra eski kızarkadaşının evine
ziyaretindeki sarsıcı hüzün… ‘The Mas-
ter’ın bendeki ilk elden izleri böyle…
Sonuç? ‘The Master’, Anderson’un ‘usta’lığını konuşturduğu bir film olmuş. Ortaya çıkan iş belki ‘Kan Dökülecek’ kadar sinemasal anlamda etkileyici değil ama anlattıkları, çağrıştırdıkları, hem Amerika özelinde, hem de insanlık genelinde yerli yerine oturan göndermeleriyle zihin açıcı bir çalışma. Kesinlikle kaçırmayın…