Uyuyan imparator istemiyoruz!

Uyuyan imparator istemiyoruz!
Uyuyan imparator istemiyoruz!
Yüzyıllardır uyuyan firavunları rahat bırakmayan O'Donnell ailesi, şimdi de Çin İmparatoru'na el atıyor. Serinin üçüncü filmi 'Mumya: Ejder İmparatorunun Mezarı' gereksiz bir çaba olmuş
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

 



Nüfus açısından zaten sınırları çoktan aşmış bir dünyaya, bir de ölmüş gitmiş adamları yeniden çağırmak akıllıca bir iş mi dersiniz? Hayır, bir tek kendileri gelse iyi, ama arkasında ordularını da getirmiyorlar mı, işte o zaman dengeler tamamıyla değişiyor. 1999’da, ‘gündem dışı’ söz alarak popüler kültüre dahil olan ve gerek esprili anlatımı, gerekse zengin görsel efektleriyle, türdeşlerinden rol çalan ‘Mumya’ filmi, yarattığı dalgayla bir ikincisinin çekilmesi için gişe kadar seyirci gönlümüzden de izin almıştı. Stephen Sommers’ın yönettiği iki yapım, o güne kadar pek de akılda kalıcı işlere imza atmamış Brendan Fraser’ın önünü açmıştı. Keza eski Amerikan futbolcusu ve güreşcisi Dwayne Johnson’ın da... İkinci adım olan ‘Mummy Returns’den bu yana yedi yıl geçti. Bu süre anlaşılan “Bu hikâyeden bir kez daha ekmek yiyebilir miyiz?” fikrini kamçılamış. Nitekim bu fikrin uzantısı olan ‘Mumya: Ejder İmparatorunun Mezarı’ (The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor) bugünden itibaren dünyayla aynı anda bizde de vizyonda. Ne var ki ortada, bu sakızı üçüncü kez çiğnememizi gerektirecek bir şey yok. Konu sıkıcı, tekrarlar sıkıcı, oyunculuklar sıkıcı, senaryo sıkıcı, efektler de bir o kadar heyecan verici olmaktan uzak.
Serinin özellikle ilk filmi ‘aniden’ karşımıza çıkmanın verdiği bir heyecanı barındırıyordu. Ve bu heyecan, ikinci filme de hayat hakkı tanıyordu. Bu kez, ‘Aynı ekibi nasıl bir başka macera ve coğrafyayla seyirci karşısına çıkarırız’a kafa patlatılmış ve çözüm Uzakdoğu’da bulunmuş. ‘Çakma Indiana Jones’ tadındaki Rick O’Donnell, artık yaşlanmış, bir çocuk babası olmuştur. Savaş sonrası Londra’sında balık avlamaktan bile aciz bir şekilde günlerini geçirirken kader onu ve eşi Evelyn’i Çin’e sürükler. Bu arada ailenin bir diğer üyesi, oğul Alex de boş durmamakta, baba mesleği arkeologluğu sürdürmektedir. Alex, Çin’deki kazıları sırasında Ejder İmparatoru Qin ve ordusunun günümüze kalmış heykellerini bulur. Ne var ki bu heykelleri, zamanında Zi Yuan adlı büyücü dondurmuştur ve ‘İmparator’, yeniden dünyaya gelmek için, ‘bir hareket’ beklemektedir. Bu hareket de General Yang’tan gelecektir (alın size Çin Ergenokon’u). Yang, allem eder kallem eder, İmparator’u uyandırır ama asıl geri dönüş ve kötülük için Sangla Li’deki tapınağa gidilmesi gerekmektedir. O’Donnell’lar, kayınbirader Jonathan’ın yanı sıra büyücü Zi Yuan ve güzel kızı Lin olmak üzere, tapınağı İmparator Qin ve General Yang’a kaptırmamak için mücadeleye girişir.

‘Yasak Krallık’ı hatırlatıyor
Serinin üçüncü adımında kamera arkasına özellikle ‘Hızlı ve Öfkeli’ adlı filmle tanınan Rob Cohen geçmiş. Cohen’in projeye özel bir şey kattığını söylemek pek mümkün değil, ‘memur yönetmen’ vasfıyla elinden geleni yapmış. Bence projenin açmazını, İmparator Qin, o metalik sesiyle General Yang’a sorduğu soruda özetliyor: “Beni niye dirilttin?”. Gerçekten de, bu seri niye bir kez daha diriltilmiş, film boyunca bu konuda bence kimse doyurucu bir cevap veremiyor. Aslında belki de tek cevap projede yer almayan Rachel Weisz’dan geliyor, ilk iki filmin Evelyn’i olan İngiliz oyuncu bu kez üçüncü adımda yer almamış ve onun yerine kadroya Maria Bello dahil olmuş. Ama bence o da olmamış. Hikâyenin en sırıtanı o. Keza oğul Alex de, filmin en ham ve en işi yaramaz karakteri. Ama galiba filmi asıl işlevsiz kılan, birkaç ay önce izlediğimiz Jackie Chan ve Jet Li’li ‘Yasak Krallık’a olan benzerliği. Hatırlanacağı gibi orada da zamanında ‘uyutulmuş’ ve geri dönmeyi bekleyen bir karakter, hikâyeye damgasını vuruyordu.
Oyunculuklar deseniz, onlar da fasarya... Brendan Fraser’ı daha iki hafta önce ‘Dünyanın merkezine’ şaşkın şaşkın seyahat etmeye çalışırken izlemiştik. Alex’de Luke Ford, Jonathon’da John Hannah, Evelyn’de de Maria Bello filme pek bir damga vuramıyorlar. Mezarlık bekçileri ana-kızda Michelle Yeoh ve Isabella Leong, hiç değilse filme bir güzellik katıyorlar. Jet Li ise, hikâyeye usulden katılmış gibi.
Bu tür filmlerde mantık aranmaz biliyorum ama yine de bilmem kaç yüz yıl sonra dirilen birinin hiç uyum sorunu çekmeden her şeye kaldığı yerden devam etmesi, biraz fazla mantık dışı olmuş. Bu arada, aşkına izin vermediği için İmparator’u ve ordusunu lanetleyen büyücü Li Yuan, öykünün ortalarına doğru eski manitası General Ming’i iskelet olarak da olsa diriltiyor. Madem bu imkânı var, yüzyıllardır bu işi niye yapmamış, sevdalısıyla iki çift laf etmemiş; burası da bir başka ‘mantık dışı’ muammalardan. Bu arada ‘Beş element’ esprisi, ‘GORA’yı hatırlatır bir biçimde yine karşımıza çıkıyor. Bence hikâyenin en uyduruk figürleri de tüm sevimliliklerine rağmen ‘Altın Pusula’daki kutup ayısını hatırlatan ‘Yeti’ler olmuş. Film, böylece ‘Yeti-Kar adam’ efsanesine de açıklık getirdiğini sanıyor. Bir de ‘Yasak cennet’ Shangri-La’nın görüntüleri var ki, uzaktan daha çok ‘her şey dahil’ beş yıldızlı tatil köylerini hatırlatıyor.

Aslında çiftçiler bulmuştu
Bir de işin tarihsel yanından bahsedelim: Zalim İmparator Qin, bir hayatın kendisine yetmediğini düşünerek, doktorlardan ölümsüzlüğü bulmalarını emretmiş. Onlar da bu ‘havadan civadan’ meseleye, İmparatora ‘civa’ içirerek çözüm bulmuşlar. “Ölümsüz olacağım” diye civaya yüklenen Qin çok geçmeden öte tarafa göçmüş. Ona öbür tarafta da lazım olacağı gerekçesiyle ‘Terra Cotta ordusu’nun askerleri de onunla birlikte gömülmüş. Bu orduyu, filmde anlatıldığı gibi yeniyetme arkeolog Alex değil, 1974 yılında çiftçiler bulmuş. Ayrıca meraklısına, bu hikâyeyle ilgili Hollandalı ‘müteveffa’ yönetmen Joris Ivens’ın ‘Bir Rüzgâr Öyküsü’ adlı çok iyi bir belgeseli vardır. Bu belgesel yanlış hatırlamıyorsan 1989’da, İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti.
Sonuç olarak ‘Kara Şövalye’ gibi nispeten ‘derin’ bir eğlenceliğin hüküm sürdüğü bir sinema ortamında, ‘Mumya: Ejder İmparatorunun Mezarı’, fazlasıyla sade suya tirit bir film olarak kalıyor. Ama yine de oyuncak olsun da, mumyadan olsun diyorsanız, yapacak bir şey yok...

Bombalar Altında
Festivallerde beğeni toplayan filmi ‘Bombalar Altında’ (Sous les bombes) bombardıman altındaki Lübnan’da geçen etkileyici bir dram, bir aşk hikâyesi... Philippe Aractingi’nin yönettiği film, Sundance ve Venedik gibi festivallerde dikkat çekmiş, Venedik’te EIUC ödülü kazanmıştı.
Dubai’de yaşayan Zeina, kocasıyla boşanmanın eşiğindeyken oğlu Karim’i, evdeki gerilim ve kavgalardan uzak tutmak adına güney Lübnan’da küçük bir köyde yaşayan kız kardeşinin yanına yollar. Birkaç gün sonra Lübnan’da savaş patlak verir. Büyük bir kaygı duyan Zeina, ambargo dolayısıyla Beyrut limanına ulaşamadığı için Türkiye üzerinden Lübnan’a geçiş yapar. Burada, ülkeyi terk etmeyi düşünen bir Hıristiyan ve Zeina’yı güneye götürmeyi kabul eden tek taksi şoförü olan Tony ile tanışır. Paylaştıkları endişenin ağırlığına rağmen, Tony ve Zeina birbirlerine aşık olurlar; aşkları, etraflarında kol gezen ölüme verilmiş bir cevap gibidir...
Fransa-Lübnan ortak yapımı olan filmde Nada Abou Farhat, Georges Khabbaz, Rawia Elchab, Bshara Atallah gibi oyuncular rol alıyorlar. (Kültür Sanat)