Yeni başlayanlar için 'mafya'...

Yeni başlayanlar için 'mafya'...
Yeni başlayanlar için 'mafya'...

Filmin en etkileyici tiplerinden Marco ve Ciro?yu, Marco Macor ve Ciro Petrone canlandırıyor.

Bu yılki Cannes'dan 'Jüri Özel Ödülü'yle dönen 'Gomorra', mafya olgusuna alabildiğine gerçekçi ve bütün çıplaklığıyla bakıyor. Matteo Garrone imzalı film, sezonun en iyi yapıtlarından biri
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Francis Ford Coppola, Brian de Palma, Martin Scorsese... Dönemdaş bu üç yönetmen, Amerikan sinemasında mafya olgusuna en derinden bakan isimler olarak çoktan tarihe geçti bile. Popüler kültür, mafyanın ne menem bir şey olduğunu, neye yaradığını, neye yaramadığını hep onların filmlerinden öğrendi. Coppola’yla De Palma, bilerek ya da bilmeyerek meseleyi destansılaştırdı, ‘Baba’ serisi (ama özellikle de serinin ilk filmi) ve ‘Scarface’, hem sıradan adamın, hem de gerçek mafya üyelerinin bile hayallerini süsleyen karakterler sundu dimağlara. Hatta olayı yerlileştireyim, Polat Alemdar yokken ortalıkta, bazılarının kahramanlık idollerine bu filmler öncülük ediyordu. Scorsese ise bu olgunun altında yatan psikolojiye el atarken, onları elinin tersiyle itti ve ‘Beş para etmez adamlar’ olduğunu göstermeye çalıştı. Ama aslında üçünün de çıktığı kapı aynıydı. Evet, Scorsese destanı sıradanlaştırmak istiyordu ama estetik ve görsel kaygıları yüksek bir ‘sanaatkârdı’, istemeden de olsa, destansılaşmaya hizmet etti. ‘GoodFellas’tan ‘Casino’ya o kötü adamların filmlerini, ‘yüksek sanat’ eşliğinde izledik durduk. Bir sinemasever olarak bundan dolayı sızlandık mı, yok asla. Nino Rotta’nın müziğini de, Marlon Brando’nun kedi sevişini de, Robert De Niro’nun boğuk boğuk konuşmasını da, Al Pacino’nun anında her şeyi dağıtmasını da, Joe Pesci’nin sık sık delirmesini de, Kevin Costner’ın Al Capone’a karşı verdiği mücadeleyi de, çok ama çok sevdik. Hatta öyle sevdik ki, bu topraklara gelen en yetenekli genç oyuncu olan Ribery’ye, Pacino’dan mülhem ‘Scarface’ ismini taktık, Euro 2008’in sivrilen karakterlerinden biri olan Fatih Terim’i geçen yaz bir Macar futbolcunun ‘Baba’ya benzetmesini çok önemsedik.

Romantik mafyaya son...
Öte yandan, müptelası değilim ama ‘Sopranolar’ dizisinin çok tutulmasının nedeni de, mafyaya olan ilginin bütün dünyada da bir türlü bitmediğinin göstergesi değil mi? Lakin bugün gösterime giren ve son Cannes Film Festivali’nden ‘Jüri büyük ödülü’yle dönen ‘Gomorra’ ise, yukarıda bütünüyle özetlemeye çalıştığım tabloya belki de tek bir cümleyle cevap veriyor: Davulun sesi ancak uzaktan hoş gelir...
Genç yazar Roberto Saviano’nun cesur romanından aynı adla sinemaya uyarlanan film, Amerikan sinemasınca romantize edilerek karşımıza gelen olgunun kökenlerine, sınıfsal yapısına ve sosyolojik açmazlarına dikkat çekiyor. Yönetmen Matteo Garrone, çok karakterli ve farklı öykülerle ilerleyen filminde, şiddetle atbaşı giden sistemin yaşlı-genç demeden kuşaklar üzerindeki etkisini, müthiş bir filmle önümüze atıyor. ‘Gomorro’da her şey o kadar gerçekçi, o kadar çıplak ki, film belki de çarpıcılığını bu vasıflarından alıyor. Napoli’de kümelenen suç örgütü Camorra, uyuşturucu trafiğini de, moda dünyasını da, sanayi atıkları işini de organize ediyor. Kolları alabildiğine güçlü ve uzun olan örgüt, kurulu düzeninin işlemesi için de acımasız bir kimliği üzerine geçiriyor. Bu yolda ilerlemenin tek bir şiarı var; gerektiğinde öldürmek (Nitekim Camorra son 30 yılda, işlerini yürütürken 4 binden fazla kişinin canına almış). hikâyesini dört koldan anlatıyor.

Yaşlı-genç herkese iş var
Bu dört kolun karakterlerine gelince; onları şöyle özetleyebiliriz: Don Ciro, örgütün içerideki elemanlarının geride kalan üyelerine ve ailelerine para aktarmak için ‘kasa’ kabilinden çalışır. Bu orta yaşlı adamcağız, bir muhasebeci titizliğiyle her ay ödemeleri muntazaman yapar (ve ‘Üç Maymun’daki politikacı Servet misali, Eyüp gibilerin eşlerine sarkmaz). Ciro’nun daha çok gezindiği yerler döküntü apartman bloklarıdır. Burada, bakkalın çırağı olarak çalışan minik Toto da örgütün en genç üyesi olmak için çırpınmaktadır. Nitekim, en önemli sınav olan kurşun yeme faslından başarıyla geçer ve bizdeki sünnet olmanın karşığında bir övgü alır: “İşte şimdi erkek oldun.” Pasquale yeteneklerinin farkında olan ama gençliğinden beri girdiği işletmeden başka yerde çalışmayan usta bir terzidir. Her yere ve her şeye ‘Çin malı’ etiketini yapıştırmak isteyen Uzakdoğulular, onu illegal yollarla eğitmen olarak tutar. Pasquale bu işe sevinir, hatta yorgun argın geldiği evinde, uyuklayan karısına yaşadıklarını kısaca aktarır: “Çan çin çon diye konuşuyorlar ve bana ‘Maestro’ diyorlar.” Lakin örgüt, onun Çinliler tarafından kullanılmasına içerler ve bildiği lisanı, şiddeti konuşturur. Marco ve Ciro adlı iki yeniyetme ‘psikopat’, kendilerini ‘Scarface’in kahramanı Tony Montana’nın yerine koyarlar ve örgüte isyan ederek, racon keserler. Üstüne üstlük örgütün silahlarını da çalarlar. Roberto ise babasının kendisine iş bulamadığı için Napoli’den uzaklaşmasını isteği bir gençtir. Bu yolda sanayi atıkları işiyle ilgilenen Franco adlı bir ‘işbilir’in yanında, farklı bir dünyaya açılır. Yani örgüt, sistemini neredeyse kusursuza yakın kurmuş durumdadır; yaşlısından gencine herkese bir rol vardır.
Bu dört kollu anlatımda, hikâye bize hiçbir şey önermiyor, empoze etmiyor, altını kalınca çizmiyor. Sadece ve sadece olayların gelişimini aktarıyor. Çıplak ve yorumsuz. Oyuncular çok iyi seçilmiş, karakterlerle bütünleşmiş bir performansla karşımıza geliyorlar. Öylesine gerçekçiler ki...

Yep‘yeni’ gerçekçilik
Filmden geriye kalan tortulara gelince... Cesetlerin buldozerlerle taşındığı, ölümle dansın belki de en önemli faaliyet olduğu bu coğrafyada, hayat herkesi bir şekilde suça itiyor. Fakirlik dizboyu ve ‘Kuzey’in zenginliği buralara hiç uğramamış durumda. Böylesi bir ortamda da çocuklar ve gençler için rol modelleri Tony Montana’dan öteye gidemiyor. Aslında bu filmi izledikten sonra Maradona’nın Napoli’yi tarihindeki ilk şampiyonluğa taşımasının ve ‘züppe zenginler’in takımları olan Milan, Inter, Juventus, Roma, Lazio vs. arasından sıyrılıp tarih yazmasının ne kadar önemli olduğunu da bir kere daha anlıyorsunuz.
İngiliz eleştirmen Philip French, ‘Gomorra’da Napoli doğumlu Francesco Rosi’nin ‘Salvotore Giuliano’, ‘Şehrin Üzerindeki Eller’ ve ‘Lucky Luciano’sundan izler bulmuş. Gerçekten de 30 yaşındaki Matteo Garrone, cilalı ve gösterişli bir anlatım yerine kendi köklerine uygun olarak İtalyan ‘Yeni Gerçekçiliği’yle flört eden modern bir yapıta imza atmış ‘Gomorro’da (mesela film, benzer dertlere sahip ‘Tanrıkent’le de bu noktalarda ayrılıyor, Fernando Meirelles’in stili ne kadar görkemli ve afili olmaya çalışıyorsa, Garrone o denli sade ve gösterişsiz olmayı yeğliyor. Acaba bu üsluba ‘Neo-neo realismo’ diyebilir miyiz?)

‘Psikopatlar’ her yerde aynı
Sonuç? Adı, ‘Sodom ve Gomora’dan mülhem ‘Gomorra’ olan bu İtalyan şaheseri, kuşkusuz sezonun en iyi yapıtlarından biri. Filme kaynaklık eden kitabın yazarı Saviano’ya hayatı zindan eden (örgüt tarafından öldürülmesin diye, tıpkı Salman Rüştü gibi polis korumasında ve kimliği gizli yaşıyor) bu filmi kesinlikle kaçırmayın. ‘İkiz Kuleler’in yeniden inşasına bile para yatıran bir örgütün, köklerine doğru bu yolculukta herkese göre bir çıkarım var. Hatta ve hatta ‘Kurtlar Vadisi’ hayranlarına bile... Zaten Marco ve Ciro’da hem bizim ‘psikopat’ futbol taraftarı tiplemelerini, hem de Ogün Samast benzeri bir ruh durumunu bulabilirsiniz.