Yeni bir 'Kader'e ihtiyacımız var mıydı?

Yeni bir 'Kader'e ihtiyacımız var mıydı?
Yeni bir 'Kader'e ihtiyacımız var mıydı?

İzmir civarında bir kasabadaki kiremit fabrikasında çalışan insanları anlatan ?Vicdan?ın başrollerinde Nurgül Yeşilçay ve Murat Han var.

Masumiyet', ve 'Kader' varken, 'Vicdan'a gerek var mıydı? 'Vicdan', tutkusunu ve hastalığını ne yazık ki seyircisine geçiremiyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

FİLMEKİMİ'Nİ KAÇIRMAYIN



Lütfen filmi izledikten sonra göz atınız: Türk sineması eskiden de ‘tutkulu’ydu... ‘Sevmek Zamanı’ndan ‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’ne delice sevenlere saygı gösterdi, bağrına bastı. Ama anlatılan hep orta sınıf hikâyeleriydi. Şehirli ya da kasabalılardı sevenler... Yoksullar, kentin en ucundakiler, hayatın sıkıştırdıkları, alttakiler ‘Ne yer ne içer’ diye düşündü ama nasıl sever ve sevdası için elini nasıl kana bular, işte bunlara pek kafa patlatmadı. Zeki Demirkubuz’un bir başka önemi de galiba işte burada beliriyor. Demirkubuz’la birlikte ‘Üçüncü sayfa’dakiler, gazete kupürlerinin ötesine taştı, gölgesini perdeye düşürdü, ete kemiğe büründü. Sevdaları, tutkuları, ruhları ve de belki de en önemlisi ahlakları, en çıplak haliyle karşımızdaydı artık.
Erden Kıral ise yatağı başka kollardan akan bir kuşağın temsilcisi. Katı gerçekçiliğin, derdi tasası farklı filmlerin yönetmeni. Çünkü yola çıktığı tarih, yola çıktığı Türkiye bambaşkaydı, onun ve dönemdaşlarının. 1942 doğumlu Kıral, 1978’de ‘Kanal’la başlayıp sayısı dokuza ulaşan filmlerinde genel olarak bu coğrafyanın ve siyasal ikliminin, toplumsal dokuyla olan örtüşmesini ya da örtüşmemesini anlattı. Bazen başarılı, bazen de başarısız bir şekilde...

Kıral için yepyeni bir film
Bugünden itibaren gösterime girmenin yanı sıra, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ‘Ulusal Yarışma’ bölümünde de boy gösterecek olan ‘Vicdan’ ise (ki 10. uzun metrajlı çalışması) Kıral’ın sinema serüveni içinde içerik ve stil açısından bambaşka bir yerin tarifi. Ama önce filmin, yani İzmir’de bir kiremit fabrikasında çalışan üç karakterin zamana yayılan hikâyesini bir özetleyelim... Mahmut, Aydanur’a sevdalıdır ama onunla kolayca yattığı için ‘evlenecek’ kadın olarak görmez ve bu konudaki ‘hakkını’, Aydanur’un da arkadaşı olan Songül’de kullanır. Lakin, yüreğindeki ateş sönmemiştir. Günün birinde Songül, Mahmut’la Aydanur’un hâlâ küllenmeyen ilişkisini fark eder ve tutup eski arkadaşını kendi evine getirir. Bundan sonra Mahmut’un bastırmaya çalıştığı duyguları daha da depreşir. Artık bu öyküden, birinin eksilmesi gerekmektedir. Nitekim eksilir de. Geride kalanlara gelince; birinin yolu pavyona, diğerininki de mapushaneye düşer. Heyhat, ‘kader’ onları yine buluşturacaktır; ‘vicdan’ları da...
Bir ‘üçüncü sayfa’ haberiyle yazar Hasan Özkılıç’ın öykülerinin karışımından oluşan senaryo, Kıral’la birlikte Raşit Çelikezer tarafından kaleme alınmış. Film öncelikle stili ve görüntü çalışmasıyla dikkat çekiyor. Son derece hareketli ve dinamik bir kamera, çok başarılı akıcı bir kurgu ve de kapanan bir anlatım... Bütün bunlar Kıral’ın geçmiş işlerine bakıldığında bildik tanımlamalar değil. 66 yaşındaki yönetmen, sanki “İstediğimde yeterince enerjik ve hareketli olabilirim”in mesajlarını vermeye çalışmış bu üslup denemesiyle. Doğrusu bu konuda başarılı olduğunu teslim etmeli. Ayrıca bu noktada görüntü yönetmeni Zekeriya Kurtuluş’un adını da zikretmek ve kutlamak lazım. ‘Peki filme bütünüyle bakıldığında neler çıkıyor karşımıza?’ denilirse, işte oralarda galiba kanaat notunu kırmak gerekiyor.
Film bana kalırsa baştan sona postmodernist bir çaba ve sanki, her çiçekten bal alınmaya çalışılmış. Öykünün genel ruhu Demirkubuz’un ‘Kader’ini fazlasıyla (buna İzmir de dahil) çağrıştırıyor. Küçük parçalamalarda ise, özellikle iki kadının içi çok da dolu olmayan özgürlük arayışlarında ‘İki Genç Kız’dan esintiler bulmak mümkün. Yine iki kadın arasında, görüntüler itibarıyla lezbiyen çağrışımlarda, biraz da zorlamayla rahmetli Atıf Yılmaz’ın ‘Dul Bir Kadın’ını hatırlayabiliriz. Ve son derece absürd bir ‘kafesten gelin indirme’ sahnesi var ki, hem kitsch duruyor, hem de Kusturica’yı anmamıza vesile oluyor. Ben ne bütün bunların birer intihal olduğu kanısında, ne de iddiasında değilim. Ama çağrışımlar bu adresleri gösteriyor.
Öte yandan görsel açıdan iddialı duruş, karakterlerden özellikle Mahmut’a yansımış durumda. Bir kiremit fabrikasında sırtında abartılı dövmelerle boy gösteren Mahmut, ortalıkta işçi sınıfının bir üyesi değil, herhangi bir ‘Jagler’ reklamının figürü gibi dolaşıyor. Keza Songül de bir şalvarın içinde, bir kot giymiş biçimde (yoksa bu ‘Jean Amerika’nın şalvarıdır’ reklamına bir gönderme mi?) öykü boyunca turlarken, karakterin kimliği hakkında derinlemesine analiz yapma fırsatından uzak tutuluyoruz. Keza ‘İki Genç Kız’ çağrışımlarının olduğu sahnelerde, mesela üst geçitte ellerinde bira kutusuyla hayatlarına küfür ederken (ya da Aydanur arkadaşını pavyon kadınlarının esrar âlemine götürürken), son derece pısırık gözüken Songül’ün içindeki ‘cevher’in ortaya çıkarılışına tanık olmamız isteniyor sanırım.

Düğünde sevişen kadınlar
Ama açıkçası Songül ve Aydanur’un, düğün eğlencesi esnasında herkesten rol çalarak lezbiyen figürleriyle uluorta sevişmeye soyunmaları, hikâyenin akışı açısından hem inandırıcılıktan uzak, hem de fazlasıyla zorlama. Keza Türk toplumunun hangi toplumsal katmanında, bir minibüs içinde önde oturan bir adam, arka sıraya geçip etrafa, özellikle de yanlarındaki kadınlara aldırış etmeden bir başka adama, “Bak kardeşim, sen beni sevmezsin ama karın bir orospuyla arkadaşlık ediyor” diyerek ahlak dersine soyunur? Biraz daha ileri gidelim, hangi ‘en alttakiler’den bir Türk kadını, kocasını en yakın arkadaşıyla yatakta yakalar ve koca bu durumda, “Sen de gel” diye espri yapar? Ya da biz bugüne kadar Türk televizyonlarında kurban kesimini bir belgesel tadında en ince ayrıntılarına kadar izledik mi? Bütün bunların cevabını, yönetmen Erden Kıral’ın bu ayki Sinema dergisindeki söyleşisinin başlığı olan ‘Ezberi bozuk bir hikâye’ cümlesinde bulabilirdik ama ne yazık ki film, içerik olarak bu cümlenin içini dolduramıyor. Dolayısıyla Aydanur’u payvonda bulup imam nikahıyla evlenme teklif eden ve geceleri Uzakdoğu filmleri seyreden muhasebeci karakteri de sadece ve sadece karikatür gibi duruyor. Keza Aydanur’un tesettüre girip türbanlı dolaşması da...

Abartılı bir postmodern çaba
Oyunculuklara gelince; doğrusu Nurgül Yeşilçay (Aydanur) da, Murat Han (Mahmut) da, Tülin Özen (Songül) de performans açısından gayet iyiler ama zaten filmin derdi, yukarıda saydığım gerekçelerden dolayı oyunculuğu değil. ‘Vicdan’ öyle eklektik, öyle abartılı bir postmodern çaba ki, amaç öyle olmasa da, ortaya çıkan tablo ilgi çekici ne varsa, içine katılmış izlenimi doğuruyor.
Sonuç? Kıyıdakilerin melodramını çekmek Demirkubuz’un tekelinde değil elbet. Ama hem ‘Masumiyet’, hem de ‘Kader’ varken, ‘Vicdan’a gerek var mı (tabii ki bu haliyle), işte asıl soru bu kanısındayım. Toparlarsak, ‘Vicdan’, tutkusunu ve hastalığını ne yazık ki seyircisine geçiremiyor ve ait olduğu türün, vasat bir örneği olmaya mahkûm görünüyor. Quentin Tarantino’nun parlamasının ardından Oliver Stone, kendi adına “Burada ben de varım” diyerek ‘Katil Doğanlar’ı çekmiş ve gerçekten de isterse, olunması gereken yerde olabileceğini göstermişti. Kıral ise bence ‘Vicdan’da benzer bir ruh durumuyla hareket etmiş ama ne yazık ki Stone türü bir başarıya imza atamamış.