Yine çok alâmetler belirdi...

Yine çok alâmetler belirdi...
Yine çok alâmetler belirdi...
Kendince bir 'kıyamet sonrası' panoramasına soyunan 'Tanrı'nın Kitabı', görsel yanıyla son derece etkileyici bir film.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FRAGMANI VE FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN YIKLATIN

 

‘Çok alâmetler belirdi’ demenin tam zamanı... Baksanıza, Hollywood arka arkaya ‘kıyamet ve sonrası’ filmlerini sahaya sürüyor. Önce ‘I am Legend’, ardından ‘2012’, şimdi de sırada ‘Tanrı’nın Kitabı’ (The Book of Eli) var. Coen ve Wachowski kardeşler kadar olmasa da, özellikle Johnny Depp’li ‘From Hell’le bir hayli tanınan (ki en son filmleri buydu ve sekiz yıldır yeni bir adım atmıyorlardı) ‘Hughes biraderlerin imzasını taşıyan yapım, yakın bir gelecekte, son büyük savaşın sonrasında geçiyor. Filmin bizi taşıdığı dünyada sadece koca bir yıkımın izleri var. Şehirler boşalmış, binalar, otobanlar, köprüler ve hatta insanlık çökmüş durumda. Âdemoğlu adeta ilk çağlardaki düzenine geri dönmüş (AROG’nın kulakları çınlasın), ekonomi değiş tokuş aşamasını yeniden yaşamaya başlamış, her tarafı motosikletli ölüm çeteleri kaplamıştır. Su ise en büyük hazinedir.

Gidiyorum gündüz gece
İşte bu ahval ve şerait içinde, yalnız bir adamın Batı’ya yolculuğuna şahitlik ediyoruz. Bu yakılıp yıkılmış dünya görüntüleri arasında ilerleyen kahramanımız Eli, her akşam heybesinde taşıdığı kutsal kitabı çıkarıp içinden bölümler okuyor, bir yandan da ‘Tanzimat aydınları’ gibi ısrarla Batı’ya gitmesi gerektiğini tekrarlıyor. Lakin bu, günün sonunda İncil’e sığınan adam, aç kaldığında ‘Sfenks türü’ kedilerden birini okla öldürüp bir güzel yiyiveriyor. Ve fakat daha sonra Eli’nin bu tavrının ne kadar ‘masumane’ olduğunu, asıl, etrafın insan eti yiyenlerden geçilmediğini fark ediyoruz. Zaten toplu olarak yaşanılan yerlere gidildiğinde, önce tırnaklara bakılıyor ve buradan ‘İnsan eti yiyip yemediğiniz’, yani ‘Temiz’ olup olmadığınız anlaşılıyor.
Eli’nin yolu bir kasabaya düşüyor. Buranın kralı konumundaki Carnegie’nin ise saplantılı bir arayışı var; savaş sonrasında hepsi yakılan ama sadece bir tane kaldığına inandığı İncil’i bulmak. Bu yüzden de, yanında beslediği okuma yazması olmayan cahil katilleri, etrafa yolluyor. Bir ‘şiddet resitali’nin ardından tanıştığı Eli’nin de işine yarayacağını düşünerek safına katılmasını öneriyor. Lakin, adamımız Batı’ya gideceğini belirterek teklifi kabul etmiyor. Carnegie ise üvey kızını Eli’ye bir anlamda ‘ikram’ olarak sunarak, fikrini değiştirebileceğini düşünüyor. Lakin, yolcu yolunda gerektir...

‘Ermiş’ bir Mad Max
‘From Hell’de, ‘Karındeşen Jack’ mitine mantık kuralları çerçevesinde yaklaşan ve son derece karanlık, depresif ve atmosferi itibarıyla başarılı bir polisiyeye imza atan Hughes biraderler, ‘Tanrı’nın Kitabı’nda, yine öncelikli olarak atmosfere yüklenmişler. Film, ayrıca çizgi roman estetiğinde bir görselliğe sahip. Son derece etkileyici kadrajları var ve özellikle yaratılan kaotik dünya tasviri, kendine özgü bir çekiciliğe sahip. Öykünün kahramanı ise ister ‘Peygamber’, ister ‘Aziz’ deyin, tamamıyla dinsel motiflerle yüklü. Ama o sadece bir inanan değil, aynı zamanda da aksiyon adamı. Hem de, gerektiğinde bir ölüm makinesine dönüşen cinsten. Bu yapısıyla da ‘Tanrı’nın Kitabı’nı, Avustralyalı yönetmen George Miller’ın ünlü yapıtından mülhem, ‘Ermiş bir Mad Max’ olarak tarif etmek mümkün. Öte yandan hikâye, sonu itibarıyla kimi sürprizlere gebe. İşte, bütün mesele de burada. O güzel atmosfer, o güzelim akış, o güzelim öykü, çok da inandırıcı olmayan finalle zedeleniyor. Yoksa, enfes kadrajları ve arka planına yerleştirdiği western öğeleriyle (evinden uzakta bir kovboy, zalim bir yöneticinin elindeki kasaba, çetesi, zulüm yaptığı karısı ve üvey kızı vs) film, emektar eleştirmenlerimizden Sungu Çapan’ın çok sevdiğim ‘klişe’siyle, yağ gibi akıp gidiyor.

Mussolini’nin biyografisi
Öte yandan Gary Whitta’nın (kendisi PC Gamer adlı derginin editörüymüş) kaleme aldığı senaryoda, yola serpiştiren küçük kırıntılarda entelektüel tatlar ve sinemasal çağrışımlar bulmak mümkün. Mesela Carnegie’yi ilk gördüğümüz sahnede, kendisini elinde Mussolini’nin ‘biyografisi’ni okurken buluyoruz (Hoş, ‘Mein Kampf’ daha çok yakışırdı ama). Peşi sıra adamlarının getirdiği kitaplar arasında ‘Da Vinci Şifresi’ de var ve Carnegie, kitaplara şöyle bir göz attıktan sonra “Bunların hepsini yakın” diyor. Burada sanırım hem ‘Da Vinci Şifresi’nin yakılacak türden bir saçmalık olduğunu anlamamız isteniyor sanırım; hem de Ray Bradbury-François Traffaut ikilisi üzerinden ‘Fahrenheit 451’i hatırlamamız... Keza Eli, nihayetinde San Francisco’ya ulaşıp Golden Gate’in üzerinde tur atarken de, yıkık kent silueti itibarıyla ‘Maymunlar Cehennemi’ zihinlerde canlanıyor. Şehrin 1.5 mil açığında bulunan Alcatraz Hapishanesi ise, hem kuşçusunu, hem de Michael Bay’in ‘The Rock’ını akla getiriyor.

‘Mini’ Angelina Jolie
Oyunculuklara göz atarsak; Eli’de Denzel Washington son derece ‘cool’, son derece ‘ermiş’. Ray Ban gözlükleriyle de yeterince afili. Carnegie’de ise Gary Oldman, ‘Unforgiven’ın ‘haysiyetsiz’ şerifi Little Bill Daggett’ın (malum Gene Hackman canlandırıyordu) birinci dereceden akrabası gibi duruyor. Çölün ortasında, gotik korku filmlerindeki evlerden birini inşa eden ve kapısına gelenleri bir güzel yiyen tonton karı-kocada Michael Gambon ve Frances de la Tour ikilisi, kısa rollerinde muhteşemler. Carnegie’nin kör karısı Claudia’da Jennifer Beals, elbette ki ‘Flashdance’deki ‘fleş’liğini kaybetmiş ama hâlâ güzel. Üvey kız Solara’da ise Mila Kunis, o kirli ve defresif ortamda ‘blucin reklamı’ karakteri gibi dolaşıyor. Demek ki, dünya ne kadar karanlık olursa olsun, güzel kızlar eksilmeyecek. Amerikalı bir eleştirmen onun için ‘Mini Angelina Jolie’ tanımlamasında bulunmuş. Kasabanın mühendisi rolünde ise Tom Waits, her zamanki gibi araya top sarkıtmada usta. Ve Malcolm McDowell... ‘Otomatik Portakal’ın serserisini, yaşlılık günlerinde ‘kartopu’ gibi bir ermişe döndürmüşler. Ben kendisini bu filmdeki haliyle Einstein’a benzettim, kimi eleştirmen arkadaşlarım ise Haydar Dümen ve Ahmet Mete Işıkara’ya...

Kediler yenmesin lütfen...
Sonuç? Uzaktan uzağa ‘Terminator Salvation’ı da çağrıştırken ekolojik mesajlar vermeyi de ihmal etmeyen, bu ‘dis-ütopya aksiyonu’, özellikle görsel stiliyle ilgiyi hak ediyor. Ayrıca, hikâyenin bir yerinde Eli’nin sarf ettiği, “İnsanlar eskiden çöpe attığımız şeyler için birbirine öldürüyordu” cümlesi de oldukça manidardı. Benim son sözüm ise şöyle olacak: Kedilerin yenmediği bir dünya
dileğiyle...