Yine de iyimserlik

Yine de iyimserlik
Yine de iyimserlik
Fransız yönetmen Sophie Lellouche'un ilk uzun metraj filmi 'Paris-Manhattan', Woody Allen hayranı bir kadının hayatı ve aşkı keşfedişini eğlenceli bir dille anlatıyor
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Paris-Manhattan
Yönetmen:
Sophie Lellouche
Oyuncular: Alice Taglioni, Patrick Bruel, Marine Delterme,
Yapım: 2011, Fransa
Süre: 77 dk.


Ülkesinde film çekebilmek için gerekli kaynağı bulamaması nedeniyle gelen cazip teklifleri değerlendiren ve Avrupa turuna çıkan Woody Allen, bu ay vizyona girecek ‘Roma’ya Sevgilerle’den hemen önce bir ‘fikir’ olarak aramızda. Zira Fransız yönetmen Sophie Lellouche’un ilk uzun metraj filmi ‘Paris-Manhattan’ın kahramanı Alice iflah olmaz bir Woody Allen hayranı çünkü.
Alice, Allen’ın filmlerini yalnızca sevmekle kalmıyor aynı zamanda odasına astığı posteriyle de dertleşiyor. Allen da ona hayata dair öğütler veriyor. Düşüncelerini paylaşıyor. Filmin bu açıdan Ken Loach’ın Eric Cantona hayranı bir adamın hikâyesini anlattığı ‘Looking for Eric/ Hayata Çalım At’ı anımsattığını belirtelim. Filmin kahramanı Eric, odasına astığı Cantona posteriyle konuşurken birden gerçeğini yanında buluyor ve efsane futbolcunun taktikleriyle oynamaya başladığı takım oyunu kendisini yeniden yaratmasını sağlıyordu.
Benzer bir durumun burada da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi, Alice kısa bir an hariç Woody Allen’ı yanında göremiyor ama uzun yıllar boyunca onunla sohbet ederek hayatına yön veriyor.
Filmde güzel olmasına rağmen biraz özensiz ve biraz da ‘erkeksi’ bir kadın olan Alice’in ilkgençlik dönemlerinden yetişkinliğine kadar uzanan 20 yılık bir döneme tanıklık ediyoruz. ‘Hayatının aşkı’nı kız kardeşine kaptırdığı andan ‘gerçek aşkı’nı bulduğu ana kadar geçen bu dönem boyunca, bir yandan Alice’in kendini bulma ve ‘kadın olma’ macerasını diğer yandan ise Woody Allen’ın filmografisinin önemli duraklarını takip etme fırsatımız oluyor.

Söz ve eylem birliği!

Paris-Manhattan’ı ‘vasat’ bir romantik-komedi olmaktan daha iyi yapan şey; Woody Allen’ın yalnızca ‘ses ve görüntü’ olarak varolmaması, filmlerinde kurduğu evrenin de film boyunca varlığını hissettirmesi. Alice’in kız kardeşi, onu evlendirmek için çaba harcayan anne-babası, sevgilileriyle yaşadığı her şey aslında Allen’ın sinema kariyerini üzerine inşa ettiği tesadüfler, heyecanlar, sarsaklıklar ve ince mizahla örülü olarak çıkıyor karşımıza. Aşkı, evliliği ve giderek hayatı gereğinden fazla ciddiye alan dünyaya karşı biraz karmaşa, biraz mizah ve çokça ironiyle cevap veren Allen sinemasının ruhunun filmin bütününe yayılmış olması yönetmen Sophie Lellouche’un en büyük başarısı.
Öte yandan film ‘idealize edilmiş çift’ klişesini bir yana bırakan son dönem benzerlerinin izinden gitmeyi ihmal etmiyor. Alice nasıl ki kafası binbir soruyla karışmış, bir sürü zaafı ve yanlışı olan biriyse; film boyunca ‘mutlu son’a ulaşmalarını beklediğimiz erkek karakter Victor da kendi arızalarından mustarip. Hatta, bir ara Alice’in sevgilisi olarak hikâyeye dahil olan Vincent’ın kusursuzluğu sinir bozucu olmaya bile başlıyor.

‘Yine de iyimserlik...’

Nâzım Hikmet, cezaevindeyken yazdığı ‘Yine de İyimserlik’ şiirinde “...Mutlu sonla biten kitaplar yollayın bana/ uçak sağ salim inebilsin meydana/ doktor gülerek çıksın ameliyattan/ kör çocuğun açılsın gözleri/ delikanlı kurtarılsın kurşuna dizilirken/ birbirine kavuşsun yavuklular...” diye yazar.
‘Paris-Manhattan’ da türünün birçok filmi gibi hikâyesini anlatmaya başladığı andan itibaren bütün gerilimlere rağmen meseleyi ‘mutlu son’a bağlayacağını açık açık ilan eden yapımlardan. Ama Woody Allen’ın ruhani ve maddi varlığı; öyküye dışarıdan enjekte edilmiş yapay iyimserlikleri dışlıyor ve hayatın dinamiği içinden çıkan küçük sürprizlerin gerçek keyiflere dönüştüğü bir film çıkartıp koyuyor karşımıza.
Belki Nâzım gibi duvarlarla çevrili bir hapishanede değiliz ama yaşamak zorunda bırakıldığımız hayatın ve en çok da aklımızın sınırlarına sıkışmışken gerçek bir ‘kendini iyi hisset’ filmi bir süreliğine tebessüme neden olabilir.