Yolu aynı 'Kavşak'tan geçen herkese...

Yolu aynı 'Kavşak'tan geçen herkese...
Yolu aynı 'Kavşak'tan geçen herkese...

Filmde başrolleri Güven Kıraç ve Sezin Akbaşoğulları paylaşıyor.

Selim Demirdelen'in ilk uzun metrajlı çalışması 'Kavşak', trajik hayatların kesiştiği bir öykü anlatıyor. Film atmosferi, oyunculuğu ve 'vicdani' çabalarıyla dikkate değer bir çaba
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FRAGMANI VE FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Kafka bize memurların, büro dışında da bir hayatları olduğunu çok çok zaman önce hatırlatmıştı. Sinemamız da son dönemlerde gündelik hayhuy içinde ‘özeline’ giremediğimiz insanların bambaşka bir hayatları, hatta trajedileri olduğunu gösterme çabasında. İki sezon önce izlediğimiz Çağan Irmak imzalı ‘Karanlıktakiler’de, bir reklam ajansının getir götür işlerini yapan Egemen’in adeta bir cehennem hayatı yaşadığı evini ve hastalıklı annesiyle olan ilişkisini izlemiştik. Selim Demirdelen de ilk uzun metrajlı çalışması ‘Kavşak’ta, orta çaplı bir büronun muhasebecisi Güven’in, bambaşka hayatı, travması ve de trajedisi üzerine odaklanıyor.

Önce kısa bir özet geçelim: Güven, iş hayatında son derece düzenlidir. Patronu onu çok sevmekte, dürüstlüğüne ve disiplinine övgüler düzmektedir. Elemanının tek bir kusuru olduğunu düşünür; asosyalliği. Güven ise karısı ve beş yaşındaki kızı Çiçek’le birlikte kurduğu ama dışarıdan kimseyi içine almadığı bir dünyanın sahibidir. Eşini öyle bir gizler ki, beş yıldır çalıştığı patronu bir kere bile yüzünü görmemiştir. Lakin onun bu dışarıdaki darbelere karşı son derece dayanıklı kalesi, aynı odayı paylaşmak zorunda kaldığı Arzu’nun büroya gelişiyle adeta zapturapt altına alınacaktır. Çünkü Arzu, meraklı bir kişiliğe sahiptir ve sorularıyla sanki Güven’in ‘özgüveni’ni sarsacak ve sırlarını ifşa edecektir. Fakat gelişmeler, ikilinin aslında çok eski bir meselenin parçaları olduğunu gösterecektir...

Demirdelen, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı ‘Kavşak’ta, ön sırayı Güven’e ayırmış belki ama arka koltuklara da bu ‘gizemli’ muhasebeciyle yolları kesişen bir grup karakteri koymuş. Arzu, ilk tanışma anında küçük kızı Selin’den ve mutlu evliliğinden bahsetse de aslında alkolik kocası Hakan’la yollarını bir süre önce ayırmıştır. Güven’in oturduğu evin sahibesinin oğlu Vedat ise tam bir başbelasıdır. Eski evi bir an önce bir müteahhite verip köşeyi dönmek ister. Polislikten ihraç edilen Vedat, bütün öfkesini karısı ve küçük kızından çıkarmaktadır. Haydar ise, büronun genç ve kendince ‘aykırı’ ismidir. Güven’den daha önceki avanslarını kapatmamasına rağmen sürekli avans ister. Ve günün birinde, çözümü şirket hesapları üzerinden kendince halleder. Lakin bu ‘operasyonunun’ ucu Güven’e dokunacaktır...

‘Paramparça’ hayatlar...
Günümüz modern sineması, uzun bir süredir (özellikle de Inarritu’nun ‘Paramparça Aşklar’ından bu yana) çok parçalı ama kendi içinde bütünlüklü bir üslubun peşine düştü. Bu stil, aslında ‘müteveffa’ Robert Altman’ın çok kez denediği bir anlatım biçimiydi (özellikle de ‘Short Cuts’da). Genç kuşağın maharetli yaratıcıları, bu mantığı çok daha vurucu öyküler ve çok daha ‘bas bas’ bağıran görsel anlatımlarla, yeniden ayaga kaldırdılar. Sonuçta ‘Oscar’a da uzanan ‘Crash’ de, bilindiği gibi bu türün son dönemdeki bilinen örneklerindendi. Selim Demirdelen, belki ‘Kavşak’ta kurgusal oyunlara, kapanan bir öyküye rağbet etmemiş ama temelde, benzer güzergâhı kullanmış. Güven, Arzu, Vedat ve Haydar; temel bir meselenin etrafında kendilerini var etmeye kararlı ya da onlar adına karar verilmiş tipler. Onları bir nokta etrafında buluşturan şeyse, vicdanla olan muhasebeleri. Tabii ki bir ‘muhasebeci’(!) olarak Güven’in, hem mesleki konumu hem de hayatın ona yaşattığı trajedi gereği farklı bir durum var ve ödediği bedelle yaşamanın travması çok çok ağır. Keza Vedat da, adım başı “Ne yaptımsa, vatanım memleketim için yaptım” dese de, sorguda öldürdüğü gencin hayaleti peşini bırakmıyor. Arzu ise doğum yaptığı gece yaşadıkları aklına gelince, kendi cephesinden Güven’in ‘sırlarla örülü’ dünyasını anlama çabasına girişiyor.

Güven Kıraç’tan tirat
‘Kavşak’ sakin anlatılmış, atmosferi başarıyla kurulmuş, karakter analizleri titizce gerçekleştirilmiş bir yapım. Lakin hikâyenin gizemini, yönetmenin bize yolladığı kimi ipuçlarıyla filmin çok çok başlarında çözmek mümkün. Malum, seyircinin böyle bir psikolojisi vardır ve önüne konulan problemi hemen çözmek isteyen bir öğrenci refleksiyle hareket eder. Doğrusu ben ‘Kavşak’ın gizemini ve sonrasında olacakları çabuk çözdüm ama kağıdı verip sınavdan çıkmadım. Ön gösterim sonrası kimi sinema yazarı arkadaşlarım da benzer şekilde hikâyenin gizemini çabuk kavradıklarını söylediler. Bu durumun filme taşıdığı kimi dezavantajlar da oluyor elbet; örneğin Güven’in sonlara doğru Arzu’ya hikâyesini aktarırken attığı ‘tirad’ önemini bir parça yitiriyor; çünkü öykü o ana kadar yaptığı görsel ve psikolojik vurgularla zaten meseleyi seyircisine yeterince aktarmış oluyor ki, Güven’in ‘itirafları’ sanki bu yüzden istediği etkiyi sağlayamıyor (ki bu noktada özel bir meselenin altını çizmek gerek sanırım; Güven rolünde izlediğimiz Güven Kıraç bu sahnede, adeta kendi sinemasal geçmişine de bir gönderme yapıyor. Malum Kıraç Zeki Demirkubuz’un ‘Masumiyet’inde Haluk Bilginer’in o ünlü tiradını dinleyen kişiydi, sanki bu kez yıllar yıllar sonra kendisi de benzer bir tirada soyunuyor).

Cengiz Bozkurt’a dikkat
Oyunculuk performanslarına gelince; Güven Kıraç zaten klası belli bir isim, dolayısıyla Güven karakterinde ve Kıraç’ın oyunculuğunda bir sorun yok. Arzu’da Sezin Akbaşoğulları, sakin ve pürüzsüz oynuyor. Keza benzer şekilde Haydar’da Umut Kurt da, sırıtmayan ve karakterinin hakkını veren bir performans ortaya koymuş. Ama bana kalırsa ‘Kavşak’ın asıl keşfi Cengiz Bozkurt olmuş. Hoş, Cengiz çok yakın arkadaşımdır ve zaten içindeki cevheri daha önce de birçok karakterde ortaya koyduğuna şahit olmuşumdur ama ‘işkenceci polis Vedat’ta, kariyerinin en iyi işini çıkarmış sanki. Mete Horozoğlu’nun canlandırdığı Tamer ise öykünün, vicdanları rahatsız eden en önemli tiplemesi olmuş. Yaşanan trajedilerin gerçek muhatabı olan Tamer, tıpkı olay anındaki gibi hayattaki rolüne de her şeyden sıyrılarak devam ediyor. Bu elbette seyirci vicdanımızda, öykü açısından kapanmaz bir yaraya neden oluyor ama Demirdelen’in, “N’apalım, hayat da böyle değilmiş, içimizdekilerden bazıları vicdansızca yaşar gider ve hiçbirimiz farkına varamayız” demek istemiş olabilir mi? Olabilir... Ayrıca Güven’in her gün halk otobüsüyle geçip gittiği mekâna sırtını dönmesi ve nihayetinde, ‘küstüğü yer’le barışması esprisi de son derece zarifçe olmuş.

Sonuç? ‘Kavşak’, yukarıda altını çizdiğimiz kimi eksiklerine rağmen ilgiye değer bir yapım. Reji ve senaryonun yanı sıra kurgusuna ve asıl olarak müziğine de el attığı filmiyle Selim Demirdelen, yakın gelecek için fazlasıyla umut vaat ediyor, “Sonraki işlerini merakla bekliyoruz” türünden bir eleştirmen klişesiyle meseleye nokta koyalım...


    ETİKETLER:

    Sinema

    ,

    hayat