Zaman düşmez ellerimden yere...

Zaman düşmez ellerimden yere...
Zaman düşmez ellerimden yere...
Genç yönetmen Seyfi Teoman, hikâyesini kendisinin yazdığı 'Tatil Kitabı'nda taşrada geçen zamanın sıkıcılığının yanı sıra ataerkil aile yapısının açmazlarını da perdeye taşıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Bülent Ortaçgil, “Zaman düşer ellerimden yere, oradan da tahta boşluğa” dese de taşrada çoğu kez ‘tahta boşluk’ bulmak zordur. Çünkü hayat gailesi, boşluklara fırsat tanımaz; neredeyse gece kendisini günün ilk ışıklarına teslim ederken yola düşen işçiler (kadın-erkek fark etmez), bir kasabın dükkânını açma telaşı, evin kadınının rutin işleri derken, ‘boş zaman’ her zamanki gibi gereksiz bir ‘şehirli’ lüksü olarak durur gündelik yaşamın içinde. Bu yüzden ‘tatil’ sözcüğü daha çok öğrenciler, yani ‘haytalar’ için geçerlidir. Mesela ilkokula giden küçük Ali için, mesela askeri lisede okuyup yaz dolayısıyla memleketine gelen Veysel için...
Seyfi Teoman, yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı çalışması ‘Tatil Kitabı’nda, Silifke’den geçen (aslında geçemeyen demek lazım galiba) zamanın peşine düşüyor. Hikâyenin ana kahramanı minik Ali. Okulun son gününde öğretmeninin dağıttığı Tatil Kitabı’nı, sınıfın serserisine kaptıran Ali için artık önündeki koca bir yazı doldurmak çok zordur. Babasının yazıhanesinde arka arkaya Kolaları devirse de, zaman yine de geçmek bilmez. Sıkıntısını annesi Güler anlar ve kocası Mustafa’dan artık Ali’yi, yazıhaneye götürmemesini ister. Geleneklerine bağlı Mustafa da çözümü, kendi çocukluğunda babasının yanında inşaatlara gitme fikrinden aldığı ilhamda bulur ve Ali’ye, satması için bir kutu sakız alır.

AH ŞU PİYASA KOŞULLARI

Ne var ki vakur ama içine kapalı bir çocuk olan Ali, ‘serbest piyasa ekonomisi’nin aradığı rekabetçi ve hırslı yapıdan yoksundur. Sakızlarını tek bir müşteriye, annesine satabilir. Kitabını kaptırdığı serseri, ‘iş hayatı’nda da karşısına çıkacaktır.
‘Tatil Kitabı’, kapağına Ali’yi koysa da, hikâyenin diğer ‘erkekleri’ne de, yeterince şans tanıyan bir film. Baba Mustafa, ailesinden ne gördüyse onu uygular. Ve çözümleri basittir; okumak isteyeni devletin ellerine teslim eder. Bu sistemin ilk kurbanı ise büyük oğlu Veysel’dir, İstanbul’daki askeri lisede (Kuleli herhalde) eğitimini sürdürmektedir. Ama gözü sivil hayattadır. Üstelik babaya başkaldırma dönemi de gelmiştir. Tek bir derdi vardır; okul tazminatının ödenmesi ve böylelikle, işletme okuması için fırsat yaratılması. Amcaları Hasan ise, herkes için gerçek bir hayat dersidir. Okumak için Silifke’yi terk etmiş, büyük şehirde tutunmanın yollarını aramış, Ankara’da evlenmiş ama yeterince ‘hırsı’ olmadığı için boşanmış ve tekrar baba ocağının yolunu tutmuştur. Hasan, yeğenleri tarafından sevilir sayılır ama o bir ‘iflas projesi’nin figürüdür. Başlarda Veysel’in, ‘Sivile geçmek istiyorum’una destek verir ama ağabeyi Mustafa’nın geçirdiği rahatsızlığın ardından, aynı kimliği üstlenmek zorunda kalınca da, ister istemez muhafazakâr yapının ‘toparlayıcı’ unsuruna dönüşür.
Seyfi Teoman, bu ay başında çıkan sinema dergilerindeki söyleşilerinde, bir; filminin dışarıda ısrarla Nuri Bilge Ceylan sinemasına olan benzerliğine vurgu yapanlara karşı savunmaya geçmiş; iki, hikâyesinin asıl derdinin ataerkil aile yapısı ve taşradaki muhafazakâr sistemle hesaplaşma üzerine olduğunu vurgulamış. Film ve öykü onun olduğuna göre, bu fikirleri zaten tartışacak değiliz. Ki bence de ‘Tatil Kitabı’, Nuri Bilgi sinemasından çok Reha Erdem’in özellikle ‘Beş Vakit’ine yakın duruyor. Keza, ataerkil yapı meselesi de, bence en önemli derdi ve belki de, ‘Tatil Kitabı’nı, estetiğin ötesinde, toplumsal açıdan dertli ve gerçekçi kılıyor. Naçizane yatılı okuyan ve eve her gidişinde geride bırakılan hayatla hesaplaşmak zorunda olan bendeniz, mesela Veysel’in ruh durumunda çıkışsızlığını (çok şükür benim bir tazminat derdim yoktu) son derece gerçekçi bulduğumu söyleyebilirim.
Yine kişisel olacak ama öte yandan Ali’yi de kendi çocukluğumla kıyaslamam için yeterince sebep var; ben aslında ‘Tatil Kitabı’ kavramının artık bizden sonraki nesiller için demode olduğunu hatta kaldırıldığını düşünüyordum. Meğerse yaşatılan bir gelenekmiş. Neyse, benim kitabımı elimden çekip alan olmadı ama sonuçta ‘Tatil Kitabı’, üç-dört günde biten bir şeydi. Geride kalan günleri ise sağolsun, çizgiromanlar, Doğan Kardeş, Milliyet Çocuk vs. doldururdu. Dolayısıyla aslında Ali, kaptırdığı kitap için fazla üzülmemeli derim. Öte yandan bizim zamanımızda da ‘Kader kısmet’ adı verilen ve büyük ikramiyeleri kazınarak bulunan bir şans oyunu vardı ve bu oyunu oynatmak çocuk camialarının en heyecanlı, en atraksiyonlu faaliyetiydi. Balıkesir ve Bursa’da geçen çocukluk günlerimde, bu oyunu oynatırken benim de en sadık müşterim annemdi. Bazen de kutuyu devirir, bütün sermayeyi sokağa dökerdim (bu sermaye de ‘saman’ adı verilen tatsız tutsuz gofretlerdi). Yani ‘Tatil Kitabı’na sade ve süslemesiz anlatımının ötesinde, biraz da bu ruh durumuyla baktığımı ve sevdiğimi söyleyebilirim.

DOSTLUK VAR MI, YOK MU?

Oyunculuklara gelince, Taner Birsel benim için zaten hep özel bir oyuncudur, burada hem kasaplığı hem de yavaş yavaş sistem adamı olma gerçekçiliğini gayet iyi ifade ediyor. Ali’de minik Tayfun Günay masumiyetini kayıtsızlıkla birleştirirken bazen yürek parçalayıcı sahnelere imza atıyor. Veysel’de Harun Özüağ da gayet iyi. Babada da Osman İnan, bazı yerlerde ‘kitabi’ kalsa da takım oyununu bozmuyor. Ama ben nedense en çok anne Güler rolündeki Ayten Tökün’ü beğendim. Şivesi, çıkışları, Ali’ye kol kanat gerişleri ve Veysel’i savunmadaki azmiyle, bu ‘ataerkil’ yapının aslında belki de en dayanıklı noktasıydı. Lakin o da kocası Mustafa’nın bir dostu olma ihtimalini sevmişti ve bu ihtimal de, hikâyeye polisiye bir tat bile katıyordu.
Sonuç; ‘Tatil Kitabı’ yeni sezonun ilk Türk filmi ve bence en iyilerinden biri olarak kalacak, gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.