2006'nın futbol resimleri

2006'dan bana kalan iki futbol hikâyesi var, her ikisi de 'kaybedenlere' ait. Birincisi, muhtemelen sadece bana değil, futbolla ilgili hemen herkese ait bir hikâye.
Haber: AHMET ÇİĞDEM / Arşivi

2006'dan bana kalan iki futbol hikâyesi var, her ikisi de 'kaybedenlere' ait. Birincisi, muhtemelen sadece bana değil, futbolla ilgili hemen herkese ait bir hikâye.
Zidane
Hocam Ümit Hassan'ın, okkalı bir 'Osmanlı Tokadı' aşketmek yerine, Materazziliği, vaziyetin mana ve ehemmiyetine denk düşse de, sonucu tartışmalı bir kafa darbesiyle cezalandırma 'eylemi' nedeniyle, futbolculuktan azizlik statüsüne yükselttiği Zidane'ın hayal kırıklığıyla ilgili hikâyeyi kastediyorum. Real Madrid'de yaşadığı inişli çıkışlı futbol yıllarına rağmen, sahalarda giderek azalan bir klasın temsilcisi olarak Zidane, Dünya Kupası sonrası futbolu bırakacağını ilan ederek, futbolseverlere başka bir kupa heyecanı vaatetmişti ve doğrusunu söylemek gerekirse, sonuna kadar bu vaadinde durdu. 1974 ve 1978 Hollandası, yürek burkan kaybedişlerle futbolseverlerin gönlünde taht kurmuştu. O vakitten bu yana doğrusu benzer bir örnek ortaya çıkmadı. Manchester United'ın, maçın fiilen bittiği dakikalarda attığı iki golle Bayern'in elinden aldığı Şampiyonlar Ligi Kupası, birçokları için ancak ilahi adaletin tecellisi gibi gelmişti; Almanların yıllarca son dakikalarda kırdığı kalplerin bir bedeli olarak.
Arsenal
2006 Şampiyonlar Ligi finalini hatırlayalım: Daha maçın 18. dakikasında Jens Lehmann talihsiz bir pozisyonda Eto'o'yu düşürmüş, kırmızı kart görerek oyun dışı kalmış olmasına rağmen, Arsenal 37. dakikada Sol Campbell'ın attığı golle 1-0 öne geçmişti. Bundan sonra 'Gunners', Barça önünde Thierry Henry başta olmak üzere (ki kendisi o maçtaki performansı nedeniyle asla bağışlanmayacaktır) bir yığın fırsatı değerlendirememiş, şimdi futboldan emekliliğini Manchester United'la erteleyen Henrik Larsson'un tecrübesi ve kıvraklığına teslim olmuştu. Tamam, bir-çokları için Barça, oynadığı futbolla ne kazansa hak eden bir takım. O gün, ilk yarıdaki sarsaklığını üzerinden atarak kazanmak için her şeyi de yapmıştı. Fakat maçın bütününe bakıldığında, Arsenal'in daha fazla pozisyon bulduğu, bir kişi eksik oynamasına rağmen, finalin, final gibi oynanması için elinden geleni sahaya koyduğu da teslim edilmelidir. Barça kazanarak, 'Favori kazandı' klişesini doğruladı. Ayrıca kulüp olarak epeydir yaptıkları yatırımın karşılığını aldılar; iyi futbolun da kazanabileceğini belgelediler, filan. O kadar.
En nesnel değerlendirme bile, Arsenal'in bütün sezon, İngiltere'de ve Avrupa'da Barça'dan daha geri bir futbol oynadığını iddia edemez. Kulüp olarak, teknik direktöründen en sıradan futbolcusuna kadar adam gibi bir takım olma kaygılarına kimse şapka çıkarmamak lüksüne sahip olamaz. Gelgelelim, kaybettiler işte. Barça kazandığı için bu maçı sevinçle hatırlayanlar, bu sevinç resminin kenarına, kırmızı kart gördükten sonra belki hayatının en kötü anını yaşayan yılların kalecisi Jens Lehmann'ın yüzünü de koysunlar. Bu yüzün tekrarını, neredeyse aynı gurur ve 'Kahretsin!' nidasıyla Zidane'da görmüş olmamız, 2006'yı futbol açısından benzersiz kılmıştır çünkü.