ABD eski, Ankara yeni, Irak aynı

ABD'de son yapılan kamuoyu yoklamalarına göre halkın yüzde 80'e yakını Bush'un Irak'ta başarısız olduğunu düşünüyor. Askerlerin artık bir an evvel eve dönmesini isteyenlerin oranı yüzde 65. Durum artık Vietnam kadar kötü diyenler ise yüzde 55.
Haber: ÖMER TAŞPINAR / Arşivi

WASHINGTON - ABD'de son yapılan kamuoyu yoklamalarına göre halkın yüzde 80'e yakını Bush'un Irak'ta başarısız olduğunu düşünüyor. Askerlerin artık bir an evvel eve dönmesini isteyenlerin oranı yüzde 65. Durum artık Vietnam kadar kötü diyenler ise yüzde 55.
Bush yönetiminin itibarı bu haldeyken geçen hafta Beyaz Saray bütün umutlarını Irak'taki Amerikan kuvvetlerinin komutanı David Petreaus ile büyükelçi Ryan Crocker'in Kongre'de yaptıkları durum değerlendirmelerine bağlamıştı. Neden mi? Cünkü General Petreaus, gerek ordu, gerek halk nezdinde son derece büyük bir prestije sahip. Bütün ülke kendisini ABD'yi Irak'ta içine düştüğü rezaletten kurtaracak adam olarak görüyor. Bu nedenle Bush yönetimi bir süredir artık bu prestijli generalin arkasına sığınma eğiliminde. Türkiye'de sivil yönetim asker vesayetinden kurtulma mücadelesi verirken, Amerika'da itibarsız siviller askerin gölgesinde saklanmaya çalışıyor. İronik bir durum demokrasi açısından.
Irak'a 30 bin ek asker
Neyse konumuza dönelim. Bush yönetimi, geçen şubatta Irak'a 30 bin kişilik bir takviye güç göndermiş ve böylece ABD'nin Irak'taki askeri varlığı 168 bin kişiyi bulmuştu. Irak'a 30 bin ek asker gönderme stratejisinin nasıl bir sonuç yarattığını Petraeus geçen hafta Kongre'de kısaca belirtmek gerekirse 'temkinli iyimserlik' çerçevesinde değerlendirdi. Genel hava şu: Askeri başarı var, fakat siyasi alanda Irak hükümeti mesafe kaydetmiyor. Askeri alanda ABD için en önemli kazanım Sünni Ambar bölgesinde oldu. Bu göreceli başarıda bölgedeki Sünni aşiret reislerinin El Kaide'ye karşı Amerikan ordusuyla işbirliği yapmasının payı büyük. Ancak bu başarının ne kadar kırılgan dengeler üzerine oturduğu daha Petreaus raporunu Kongre'ye sunarken belli oldu. Ambar eyaletinin ABD yanlısı Sünni lideri Şeyh Abdülsetar Ebu Rişa, Amerikan tanklarının koruduğu ikametgâhına karşı yapılan bir bombalı araba saldırısında hayatını kaybetti. Bu arada askeri başarı havasını yapay şekilde yaratan başka bir gelişmeyse artık Bağdat'ın bütünüyle etnik temizliğe uğramış olması. Kitlesel kıyımlar bu nedenle bir nebze olsun azalmış gözüküyor.
Siyasi başarısızlık ise aylardır gözler önünde ve her gün biraz daha artıyor. Başbakan El Maliki'ye destek sadece Kürtler ve İran'dan geliyor. Sünniler ve Mukteda Sadr desteklerini çekmiş durumdalar. Washington ise artık ümidini yitirmiş durumda. Özellikle Başkan yardımcısı Cheney ABD'nin bir an evvel kendine daha yakın bir seküler Şii başbakan bulmasını istiyor. Ahmet Çelebi hâlâ radyoaktif bir isim olduğu için, kulislerde adı geçen 'yeni' isim 'eski' başbakan İlyad Alavi.
Bütün bu kargaşa içinde Bush ne yapıyor? Gelecek temmuz ayına kadar, 30 bin kişiyi geri çekmeyi taahhüt ediyor. Bu gerçekleşirse, Temmuz 2008'de Irak'ta 130 bin civarında Amerikan askeri bulunacak. Yani 'indirim' ile Irak'taki ABD güçleri Şubat 2007'den önceki sayıya dönmüş olacak. Sonuç olarak Bush yönetimi yerinde sayıyor denebilir. Bush'un siyasi taktik olarak amacı ciddi bir değişim yapmadan Irak fiyaskosunu 2008 yılında bir sonraki yönetime, yani muhtemelen Demokratlara bırakmak gibi gözüküyor.
Peki Demokratlar Irak konusunda ne düşünüyor ? Bush'u suçlamak dışında yapıcı bir plan getiren pek yok. Irak'taki rezaleti 2008 yılında devralacak olmak pek heyecan yaratmıyor haliyle. Buna rağmen Demokratlar sorumlu davranarak hemen çekilme planları yapmıyorlar. ABD'nin Irak'ı bir iç savaş ve kaos ortamı içinde bırakarak derhal çekip gitmesi Irak için olduğu kadar bölge için de büyük tehlikeler yaratır diye düşünüyorlar. Gerek Hillary Clinton gerekse Barak Obama "Evet, çekilme olmalı, ama planlı, düzenli ve kademeli olarak" diyorlar. Bir o kadar önemli olan da, Irak'ta güvenliğin ve devlet otoritesinin kurulması. Demokratlar Bush'tan farklı olarak bu süreçte Birleşmiş Milletler'in aktif bir rol oynaması gerektiğini düşünüyorlar. Kademeli çekilme ve işgalden normal şartlara geçişte, BM otoritesi altında uluslararası bir gücün görevlendirilmesi Clinton ve Obama'ya cazip gelen bir alternatif. Sorun tabii BM'nin böyle bir işe yanaşıp yanaşmayacağı.
Fakat şurası kesin: Türkiye 2008'den itibaren önemli bir rol oynayabilir. Önümüzdeki ay 'Genişletilmiş Irak Konferansı'nın İstanbul'da toplanması bunun ilk göstergesi. Türk diplomasisi farklı senaryolara şimdiden hazır olmalı. Üzerinde durulması gereken uzun dönemli bir soru şu: ABD'nin 2009 yılında Irak'ta bırakacağı askeri güçlerini Kuzey Irak'a çekmesi Ankara açısından ne ifade eder? Bu karşı çıkılması gereken bir senaryo mu? Yoksa PKK, Kerkük ve petrol gibi konularda Washington-Ankara-Erbil hattında yeni bir anlaşma zemini yaratacak potansiyel olarak olumlu bir gelişme mi?
Bu uzun dönemli soruya verilecek kısa dönemdeki cevap bütünüyle Ankara-Erbil hattındaki gelişmelere bağlı. Bu hatta Washington için en önemli yeni gelişme Ankara'da nihayet dünyayı anlayan ve olgun bir cumhurbaşkanı olması. Abdullah Gül'ün Erbil ile diyalog haline girmesi Irak-Türkiye dinamiklerini üç yıllık bir gecikmeden kurtaracaktır. Önce Talabani sonra da Barzani ile kurulacak olumlu diyalog Türkiye'nin uzun dönemde ABD'nin Kuzey Irak'ta askeri üs kurmasına sıcak bakışını bile sağlayabilir. Ankara-Erbil arası diyalog gerçekleşirse bundan en çok kaybeden PKK olacaktır. Zira Ankara-Erbil hattının güçlenmesi İmralı'yı devre dışı bırakır. Yani silahlar susar ve sivil diyalog kazanır.
Radikal milliyetçilere dikkat!
Fakat hem Kürt hem de Türk cephesi içindeki bazı radikal milliyetçi unsurlar bu durumdan hiç hoşlanmayacaktır tabii ki. Çünkü onlar kutuplaşma ve savaştan besleniyorlar, siyasi ve ekonomik güçlerini o şekilde canlı tutuyorlar. Bu iki taraf için Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı hiç de iyi olmadı. O nedenle hemen yeni bir terörizm dalgası yaratmak niyetindeler. Ankara'da ucuz atlatılan terörizm denemesine bu pencereden bakmak ve provokasyonlara gelmemek gerekiyor. PKK'nın amacı Ankara-Erbil diyaloğuna imkân vermemek. Kendilerine aynı kafayı paylaşan Türk yandaş bulmaları ise hiç de zor değil. Hassas bir dönemden geçiyoruz.

Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü