Arsene Wenger standardı

Biliyorum, Malta beraberliği dolasıyıyla insanlar bir müddet kendilerine başka bir konu bulma telaşı içerisindeler. Aynı gecede, futbolda Malta'ya, basketbolda Slovenya'ya...
Haber: AHMET ÇİĞDEM / Arşivi

Biliyorum, Malta beraberliği dolasıyıyla insanlar bir müddet kendilerine başka bir konu bulma telaşı içerisindeler. Aynı gecede, futbolda Malta'ya, basketbolda Slovenya'ya, voleybolda da Almanya'ya takılmak sporseverleri üzdü. Elbette kazanarak yola devam etmek, sporun hangi dalı olursa olsun, Türkiye sınırları içerisinde sıkışıp kalmamak insanları mutlu ediyor; aksi halde hayata kahredip, bir mutsuzlar ordusu olarak yaşamak kaçınılmaz oluyor. Fakat başarı da başarısızlık da sınırlı sürelerin, günlük tercihlerin sonucu olarak doğmuyor. A Milli Futbol Takımı epeydir yalpalayıp duruyordu zaten; Malta beraberliği her şeyin tuzu biberi oldu. Türkiye liglerinin bile gerisine düşen bir oyunla bir yere varmak mümkün değildi, gelgelelim, olmadı da.
Arsenal sabrı
Arsenal, Emirates Stadı'na ayrılan kaynak, Barcelona'yla oynanan Şampiyonlar Ligi finalinin kaybedilmesi, takımdaki yıldız oyuncuların geleceği karanlık görerek ayrılmak istemeleri, kulüp hissedarlarının spekülatif davranışları nedeniyle hayli zor günler geçirdi. Geçirmeye de devam ediyor. En son Thierry Henry'nin ayrılması hem kulübün imajını birazcık aşındırdı hem de gelecek için iyi sinyaller vermedi. Wenger istemeye istemeye Henry'nin gitmesine göz yumduğunda, kendisinden çok takımını düşündü. Evet, Henry büyük bir yıldızdı, taraftarın gözbebeğiydi ama takım için artık lüks hâline gelmişti. Giderek daha fazla sakatlanıyordu; onunla kazanılanlar, onsuz kaybedilenlerden daha değerli kılmıyordu takımı. Üstelik kariyerinin sonuna doğru Avrupa'da şampiyonluğu tatmak istediğini de defalarca dile getirmişti.
İşte bu ortamda herkes Wenger'in daha paralı bir kulübe, muhtemelen İspanya'ya doğru yelkenleri açacağını düşünürken, o tam tersini yaparak, futbolun mevcut profesyonellik ortamında artık adını çekinmeden, 'Wenger Standardı' koyabileceğimiz bir tutuma imza atarak, Arsenal'in temelinde onun emeği bulunan genç kadrosuna güvendiğinin nişanesi olarak Londra'da kalmaya, hem de uzun müddet kalmaya karar verdiğini ilan etti. Elbette dünyanın parasını alacak-bunu babasının hayrına yapmıyor. Ancak ortada kulübe bağlılık, yaptıklarının doğruluğuna inanan ve bu inancını herkese aşılayan, sadece profesyonel terimlerle açıklanamayacak bir futbolseverlik duruşu var. Wenger duruşu. Bir bakıma Japonya'da sürünüp gidecek bir kariyeri, buraya getiren insanlara bir tür borcunu ödeme yüceliği. Ne derseniz deyin ama futbolu, kulübü kendisinden önce koymaya rıza gösteren bir erdem var karşımızda. Bu her şeyden önemli. Biz futbolda da basketbolda da kendisini her şeyin önüne koyan insanlarca yönetiliyoruz; sonuç ortada. Böyle kazanmak da kaybetmek de fark etmez aslında.
Bir ihtimal daha var
Biliyorum yarın öbür gün, Bernd Schuster Real Madrid'de yalpalarsa, Madridliler avrolarını çantalarına doldurarak Arsenal'ın kapısına dayanıp, Wenger'i İspanya'ya götürmeyi başarırlarsa, herkes, 'gördün mü, Wenger de direnemedi' şarkısına yazılacak. Bense o durumda bile, Wenger'in bunu Arsenal'ın iyiliği için yaptığına, bu geçiş döneminde kulübün daha taze ve dinamik bir teknik direktörle atlatmasının daha iyi olacağına kendisini ve yöneticileri inandırdığı düşüncesine prim vereceğim. Fakat bu ihtimale yaslanarak şimdiden Wenger'i kınamak, ona ve yaptıklarına haksızlık etmek demektir.