'Aslı kazanınca iki gözüm iki çeşme ağladım'

'Aslı kazanınca iki gözüm iki çeşme ağladım'
'Aslı kazanınca iki gözüm iki çeşme ağladım'
Türkiye'nin olimpiyatlara katılan ilk kadın atleti Üner Teoman'la Bod-rum'da konuştuk. Bir gece önceki altın madalyanın duygusallığı içinde 1948 Londra Olimpiyatı'na nasıl el yordamıyla hazırlandığını anlattı.
Haber: NAZAN ÖZCAN / Arşivi

Hâlâ çok hızlı. Yerinde duramıyor, kıpır kıpır. Olimpiyatlarla yatıp kalktığımız şu günlerde, Süreyyaların, Aslıların, Gizemlerin, Elvanların öncüsünü unutmak olmazdı. 1948 Londra Olimpiyatları’na giden “ilk Türk kız atlet” Üner Teoman (şimdi Ulupınar) güler yüzüyle her ayrıntıyı atlamadan anlatıyor. 

Cuma akşamı 1500 metrede koşan ve altın madalya alan Aslı Çakır ve gümüş alan Gamze Bulut’u seyrettiniz mi? 
Tabii ki seyrettim. Televizyonun başından ayrılmadık. Sanki kendim koşmuş gibi oldum. Altın madalya kazanınca Aslı iki gözüm iki çeşme ağladım. Bunu gördüm ya, kaç sene sonra, ne olursa olsun dedim. Ama Aslı azimli, kaç sene çalışmış. Tek çare var, çalışmak. O ciğer, o bacaklar, o adale olacak, bir de çalıştın mı oluyor. Aslı’nın antrenörü de kocasıymış, ama çok çalıştırıyormuş, ne güzel. Bu akşam da oturup (cumartesi) İstiklal Marşı’nı dinleyeceğiz sayelerinde. Aslı ve Gamze’yi canı gönülden kutluyorum. 

Atletizme ne zaman merak sardınız? 
Yazları Moda’da teyzemde kalıyorum. Normalde Ankara’dayız. Moda Kulübü’nün yüzme hocası İskender Bey bana ‘sen çok iyi bir yüzücü olacaksın, sakın spor yapma’ dedi. 14 yaşındayım. Ankara Kız Lisesi’ne gidiyorum. Kendimden büyük kasaların üzerinden fırlayıp taklalar atıyorum. Bütün okul beni Çekirge diye çağırıyor. Çünkü böyle 1,44 boyunda, 40 kiloda tüy gibi bir çocuğum. Zaten aklım fikrim sporda, voleybol, beyzbol, hentbol oynuyorum. Spor hocama ben artık kara sporu yapamayacağım, çünkü yüzücü oluyorum dedim. Spor hocam, Ankara’da Gül Kupası var, Kız Lisesi olarak katılacağız dedi. Kız Lisesi’nin bahçesi 60 metre filandır. Bizi dizdi. Koşun dedi, ben duvarı buldum birden. Kulağımdan tuttu, gireceksin ve 80 metre koşacaksın dedi. Mecbur, koştuk, ben 80 metrede Türkiye rekoru kırmışım. 

Hatırlıyor musunuz dereceyi? 
Hayır. Bir gün dersteyken, biri geldi, size bir şey okumam lazım dedi: “Sınıfınızın 485 numaralı öğrencisi Üner Teoman, Türkiye rekorunu kırmıştır. Önümüzdeki yaz yapılacak Olimpiyatlar için çalışmasını isteriz.” Şaşırdım. 

Biliyor musunuz olimpiyatları? 
Hayır! En son 1936’da yapılmış. Eve geldim, babam dedi ki, beni de aradılar, çalışacaksın. 

Sizi spora yönlendiren biri var mıydı? 
Hiç kimse yoktu. Ama Allahın bana lütfettiği acayip bir adale ile doğmuşum. Bizim apartmanın bahçesinde altı merdiven vardı. O merdiveni ne indim ne de çıktım, zıplıyordum hep! Ağaçların tepesine tırmanan, erkeklerle futbol oynayan bir çocuktum. Kimse beni teşvik etmedi. Sporu seviyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum. 

Çalışacaksınız dedi babanız, sonra? 
Biz üç kızdık. Necla, Aycan Önel ve ben. Eşofmanlarımızı alır giderdik 19 Mayıs Stadı’na, haldır haldır haldır koşardık. Lastik ayakkabılarla. Sonra bana altı çivili spas yaptırıldı. Ve ben arka arkaya 100 metre rekoru kırmaya başladım. Hatta üçüncü küme oğlanlarla koşturuyorlardı beni. Zavallı oğlanlar, ne yuh alıyorlardı, çünkü onları da geçiyordum. Bize bir antrenör verilmedi. Kendi başımıza bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Ağabeyler vardı onlar bize akıl öğretiyordu. Arka arkaya yarışmalar yapıldı. O yarışlarda kronometre 12’yi gösterdi. 12 çok önemli bir dereceydi. Benim derecem olimpiyat derecesine en yakın derece olduğu için 13. sırayla ben seçildim. 

Evde bir hazırlık var mıydı? 
Anneciğimin bütün görevi, koşuya gitmeden bana bir kaşık reçel yedirmekti. Ne yenir, ne içilir, bilmiyoruz. Babam aslında Galatasaray’da futbol oynamış vaktinde ama sporcu nasıl beslenir o da bilmiyor. 

Ve olimpiyata gidiş. 67 kişi gidiyorsunuz ve tek kız sizsiniz, hatta Türkiye’den olimpiyatlara atlet olarak katılan ilk kız sporcusunuz. 
Hepimiz formalarımızı giymiştik. Allahın temmuz sıcağında, lacivert flanel ceket, beyaz etek, kısa çorap. Havameydanına getirdiler bizi, uçağa doluştuk. İlk defa uçağa bindik, sinir krizi geçirenler var. Atina, Roma, bir yerler daha, 11 saatte gittik Londra’ya. Beni bir arabaya koydular. Harika bir okula götürdüler. Erkekler başka bir yerde. Ben tek başımayım. Sabah birine kahvaltıyı sordum, gittim, büyük bir mutfak, nasıl bir balık kokusu… Üçüncü gün müdüre çağırdı: “Sizi çok yalnız ve mutsuz görüyorum. Erkek kampıyla konuştum, kadın almıyorlar ama soracağım oranın müdürüne, uygun görürse orada kalabilirsiniz” dedi. Nasıl sevindim, tek başınayım çünkü. Müdür bana baktı, kalsın dedi. Orada çalışan kızların kaldığı evlerden birini verdiler. Akşamları yemek yerdik, birisi beni yolun başına kadar getirir, sonra “koş Teoman” derdi, koşarak evime girer, el sallardım. 

İlk giden kız olduğunuzun farkında mıydınız? 
Tabii, müthiş gurur duyuyordum. Gazeteciler geliyordu, röportajlar yapıyordu filan. 

Size orada yardımcı olan kimse yok muydu? 
Olimpiyatlara gittiğimiz zaman eski 100 metre koşucusu Semih Türkdoğan’a teslim ettiler. Semih Bey’in yaptırdığı da hattır hattır koşturmak, ee zaten koşuyorum. Kampta Bulgar kızlar vardı, ben o Bulgar kızları rüzgâr gibi geçiyordum. Semih Türkdoğan tutturdu sen iyi çıkış yapamıyorsun diye. Gitti Amerika atletizm takımının antrenörü Cromwell’i çağırdı. Cromwell 14.5 yaşında olduğumu anlayınca, bırakın bu çocuğu koşturmayın dedi. Çünkü atletizmde 14-15 yaş çok erken. Adalenin oluşması lazım, 19-20 yaş olabilir. Deparı da çok iyi, kendiliğinden çıkıyor dedi. Ama bana verin, Amerika’ya götüreyim, dört sene sonra size dünya şampiyonu yollayayım dedi. Tabii bizim idareciler kah kah güldüler. 

Açılış nasıldı? 
Olimpiyatlar 1 Temmuz’da başladı. O gün de Londra’nın sıcağı tuttu. Nasıl sıcak. Biz kalın ceketlerle… Wembley stadının arkasına bizi dizdiler. Türkiye, arkasında Amerika var. Ölüyoruz sıcaktan. Birden bir zırt diye bir araba geldi Amerikalıların önüne. Kutu içinde yenen dondurmalardan dağıttılar hepsine, buz gibi, yiyorlar. Biz öylece bakıyoruz, saat dört olmuş, sabahtan beri bir şey yememişiz. İçeri girdik stada, iki tane Türk süvari arasında tek Türk kızı olarak yürüdüm. İngiltere Kraliçesi Elizabeth, 20 yaşlarında, yeni nişanlanmış. Görünce gözlerim doldu. Önünden geçtik, selam aldık ve verdik. 

Ve yarışma günü. 
Wembley standındayız. Semih Bey beni arka taraflarda koşturdu, kan ter içinde kaldım. İsmim anons edilince Wembley’in taş kapısının önüne geldim, bekliyoruz, buz gibi bir rüzgâr esiyor. Terlemiş vücut oldu taş orada. Bu arada herkesin start mandalları var. Ayağını koyduğu yer, bizde yok. 

Ne yaptınız? 
Elime bir kürek verdiler. Kürekle, toprağı kazdım ki, ayağımı koyabileceğim bir yer olsun. Yemin ediyorum, 60 metreye kadar herkesin önündeymişim, sonra duralamışım. Ben hatırlamıyorum ama altı kişiydik, dördüncü bitirdim. Tabii elenmişim. 

Ne yaptınız elenince? 
Stadın en tepesine çıktım, ağladım. Hiç kimseyle konuşmadım. Teoman nerde diye herkes beni arıyormuş, kampa dönmüşler, ben yokum. En son otobüse bindim. Herkes kapılarda, nerdesin diye. Seneler sonra düşündüğümde, acıdığım bir şey var: Ben Allah vergisi adalem vardı ve iyi koşuyordum, ama neden çalıştırılmadım? Kendime değil, memleketime bir şey yapacaktım, yapamadım. 

Türkiye’ye dönünce ne oldu? 
Hiçbir şey. Bir de beni sınıfta bıraktılar! Bu arada babam Paris Kültür Ataşesi oldu ve biz Paris’e gittik.

İçimde sönmeyen spor aşkı var
Bu seneki olimpiyatları seyrettiniz mi? 
Televizyonun başından ayrılamadım. Bol bol ağladım. Keşke ben de olaydım ve bugünkü şartlar o zaman olsaydı diye. Sukütu hayaller ağlattı beni. Hâlâ içimde hiç sönmeyen bir spor aşkı var. Onları seyrederken sanki ben koşuyormuş gibi hissediyorum. Ve diyorum ki, Türkiye’de taramalar yapılsın, kim bilir ne yetenekli çocuklar vardır, onlar eğitilsin, her şey okumak değil ki. 

Yüksel Aytuğ sporcu kadınların “kadın gibi” olmadığını yazdı, ne diyorsunuz? 
Kadınlık vücutla değildir. Göğsü küçük, adalesi çok olabilir, bu kadınlığa engel değildir, kadın her zaman kadındır. Kadın hiçbir yerde güzel olmak zorunda da değildir. O zaman o da podyuma seyredip güzel kadınlar seyretsin.