Atina notları: Maç öncesi gündeminde sağanak altındaki öğrenci eylemleri vardı

Üç günlük milli maç gezisi nedeniyle gittiğim Atina'ya, küresel ısınmaya direnç noktası oluşturabilecek bir sağanakla indik.
Haber: BAĞIŞ ERTEN / Arşivi

  • Üç günlük milli maç gezisi nedeniyle gittiğim Atina'ya, küresel ısınmaya direnç noktası oluşturabilecek bir sağanakla indik. "Şehir ıslak ıslak bakıyor, biz de yıkanıp kurulanır mıydı acep Akropol" diye bekleşiyorduk mihmandarım Foti Benlisoy'la birlikte. Mihmandar lafın gelişi. Kendisi doktora öğrencisi ve benim en temel bilgi kaynağım. O yüzden çok geçmeden, bana kompakt bir program hazırlamış olan 'kadim dostuma' emanet ediyorum kendimi. İlk durak öğrenci eylemleri.
  • Yunanistan'da üniversiteler işgal altında ve yaklaşık bir buçuk aydır öğrenim yok. Bunun nedeni anayasada yapılmak istenen ve özel üniversitelerin önünü açacak olan değişiklik. Evet, şaşırtıcı ama doğru, Yunanistan'da özel üniversite yok. Ve küresel nizam olsun, AB olsun, birtakım 'uyum süreci' sıkıştırmalarıyla Yunan hükümeti bunun 'hal' yolunu arıyor. Öğrenciler ise direniyor. İşgalleri demokratik bir süreçle başlamış durumda ve her hafta yeniden oyluyorlar. Üstelik her perşembe de, bizde Kızılay'a ya da Taksim'e tekabül edecek bir yerde, Syntagma Meydanı'nda, meclisin önünde, üstelik trafiği, hayatı durdurup gösteri yapıyorlar. İşte gittiğimiz gösteri de bu. Birlik ve beraberliğe bu kadar ihtiyaçları varken ve büyük bir bayram öncesi bu eylemlerde dış mihrakların rolünü sorgulamak lazım gerekmez mi, diye sormadan edemiyorum.
  • Eylem alanında 15 bin kişilik korteji seyrederken sırılsıklam olduk. Ama gezmeye devam ediyoruz. 1830'da Düveli Muazzama'nın isteği ile Yunanistan kralı olan Otto'nun sarayı restore ediliyor. Malum bu Otto, Rehhagel'e de isim babası olan Otto. Rehhagel'in de takımda restorasyona giriştiği düşünülürse bu ikisi arasında 'reenkarnatik' bir paralellik kurmak mümkün. Ama sanırım Yunanlılar henüz bunu keşfedebilmiş değil.
  • Gelelim bayrama. Yunanistan'ın iki tane 'laik' bayramı var. Biri II. Dünya Savaşı'nda Mussolini'nin ültimatomunun reddedilmesi ve dolayısıyla savaşa girilmesinin yıldönümü olan 28 Ekim. Diğeri ise Osmanlı hâkimiyetinden kurtuluşu temsil eden Yunan İhtilali'nin başlangıcı, 25 Mart. Biz ikincisinin arifesindeyiz ve Vatan-Millet-Selanik atmosferine en uygun olan da bu. Yağmurun dinmesiyle bayraklar da asılıyor birer birer. Ama bizden farklı olarak bunların gönderleri de var ve daha bir törensel gözüküyorlar.
  • Bu aralar en büyük gündem maddelerinden biri 6. sınıfların tarih kitaplarındaki değişiklik. Hükümet tarih kitaplarında daha objektif bir dil ve daha empatik bir anlatı kuran yeni kitapları devreye sokmuş durumda. Bu da doğal olarak dünyanın her yerinde her daim teyakkuzda bekleyen 'milli hassasiyetleri' kaşıntıya sokuyor. Bu seneki 25 Mart tam da bu hassasiyete denk düşeceğinden görkemli kutlanacakmış. Bu yüzden pazar gününü heyecanla bekliyoruz.
  • Ve fakat tüm bu ahval ve şerait içinde aşırı misyon yüklemesiyle karşılaşması beklenen Türkiye maçı hiç de öyle 'Ulubatlı Hasanlar' mizacına maruz kalmıyor. Gazeteler hâlâ transfere meze olan Brezilyalılar, AEK'in durumu ve Panathinaikos'un geleceğini tartışmayı tercih ediyor. Maç günü gazetelerinde de sağduyu devam ederse Yunanlıların 'milli şuuru'ndan şüphe edeceğim.
  • Hatta sağduyu mesajlarından geçilmiyor. Fatih Terim'in "Milli dava değil milli maç" şiarına sahip çıkıyor tüm yetkililer. Özellikle de federasyon başkanı Gagacis, hiçbir milliyetçi taşkınlığa izin verilmeyeceğinden dem vuruyor. Galibiyet bayram hediyesi olacak diyen bile yok. Azıcık da futbol. İlk golü atmanın öneminden dem vuruyorlar. Kontrollü hücum oynayacaklarını, Portekiz ruhunu diriltmek için iyi bir zamanlama olduğunu söylüyorlar. Karagounis, stadyumu cehenneme çevirmeleri gerektiğini ama itidalli olmanın da şart olduğunu söylüyor. Tövbe tövbe...