Biraz daha anlayış lütfen

Barça kötü oynadığında, mendiller sallanır, ıslıklar yükselir, protesto sesleri duyulur ama sallanan mendiller, ıslıklar, protestolar takımadır, herhangi bir futbolcuya değil.
Haber: AHMET ÇİĞDEM / Arşivi

Barça kötü oynadığında, mendiller sallanır, ıslıklar yükselir, protesto sesleri duyulur ama sallanan mendiller, ıslıklar, protestolar takımadır, herhangi bir futbolcuya değil. Futbol âleminin neredeyse en snob taraftarlarına sahip Barça'da bile futbolcular tek tek yargılanıp, aslanların önüne atılmazken, Fenerbahçe taraftarlarının ligin ilk haftasında ezeli düşman bellediği ve bir türlü sevemediği futbolcuları ıslıklaması futbol kültürü açısından da ayıp, ahlâki açıdan da. Söz konusu olan futbolsa, Deniz Barış, oynadığı yerin, Türkiye'deki en iyi isimlerinden birisi. Hatta milli takımda doğrudan oynatılan Aurelio'dan bile iyi bana kalırsa.
Taraftar zulmü
Süper Kupa finalinde gördük; Fenerbahçe'nin oyunu biraz akışkanlık kazandığında, üzerinde seyirci baskısı olmadığında Deniz başka türlü oynayabiliyor. Öyle oynayabildiğine göre, bu futbolcunun, kendi taraftarı önünde, bildiklerini unutup zaman zaman acemilikler yapması, ancak psikolojik faktörlerle açıklanabilir ki, bu faktörlerin büyük bir kısmı, futbol medyasının yönlendirdiği bir taraftar kitlesince yaratılmış durumda.
Deniz Barış, önce bonservisi nedeniyle sorunlu günler yaşadı. Sonra oynadığı yahut oynayamadığı futbol, insanların gözüne battı -bu gözüne batmak, tabii çok istendik bir durum değil, futbolcu açısından. Ardından kişisel hayatında büyük bir trajedi yaşadı. Ancak o bütün bu olup bitenlere göğüs gerdi ve benzeri durumda, haklı nedenlerle dağılıp giden meslektaşlarının aksine ayakta kalmayı başardı. En tarafsız gözlemci bile, Deniz Barış'ın, Ankara'dan İstanbul'a giden ve orada kaybolan onlarca futbolcunun aksine, oyununu geliştirdiğini, bireysel ve fiziksel gücünü artırdığını kabul etmek zorunda. Bundesliga takımlarının bu futbolcuyla neden ilgilenmedikleri araştırılmalı bence. Belki St. Pauli'deki kötü sezon etkili oluyor bu görmeme hâlinde. Ayrıca yıllar içerisinde Deniz Barış'ın herhangi bir skandala adının karıştığı, takımın içerisinde herhangi bir soruna yol açtığı şeklinde herhangi bir haber de düşmedi gazete sayfalarına. Yâni neresinden bakarsanız bakın, tam bir futbol emekçisi var karşınızda.
Buna rağmen, muhtemelen kombinesi olan ve onaylanmış kulüp ürünlerinden çokca edinmiş bulunan bir garip azınlığın sevgisizlik ve tahammülsüzlük nesnesi hâline gelmesi anlaşılır gibi değil. Bunun futbol kültüründe yeri yok vb. genellemelere gitmek bir yana, bu azınlığın çokça müracaat ettiği bir ölçüte bakarak söyleyelim, 'delikanlılığın kitabında' var mı, dara düşünce en güçsüze saldırmak? Bu kadar badireyi atlatmış, kendisini sevdiklerine adamış bir insana azıcık anlayış göstermekten insanı ne alıkoyabilir? Nasıl alıkoyabilir?
Taraftarlık bu mudur?
İstanbul'a kendisini bir türlü beğendiremeyen Ümit Özat, futbolu bıraktıktan sonra da, bu işten ekmek yemeyi sürdürmek üzere, kendi kişisel projesini gerçekleştirmek için Almanya'da. İstanbul'un ilahı, mesela Sergen ise, Şekerspor'dan sonra, Eskişehir'de de daha sezon başlamadan tutunamamış durumda. El insaf; sağı solu ıslıklamak yerine, biraz kendi ölçütlerimize bakalım, biraz futbolculara saldırırken, yuhalarken neyi hedeflediğimizi düşünelim! Elendiler diye kaptanını döv, yenildiler diye futbolcunu ıslıkla; bu mu taraftarlık, bu mu büyük kulüp?

Not: Bu yazı Trabzon'da 'Geliyorum' diyen faciadan 'önce' yazılmıştır.