Biz büyüdük ve kirlendi futbol

Futbol değil vahşet!

Tribünlerden pet şişeler atılırken Galatasaraylı futbolcuların Sarı-Lacivertli meslektaşlarına kendilerini kalkan yapmalarını bekledim ama bu elbette saf bir düşünceydi. Hasan Şaş, maç sırasında gazetecilere hep aynı şeyi söylüyordu: "Aynısını bana da yaptılar."
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

14 yıl şampiyonluk göremeyen neslin üyesiyim. Sarı-Kırmızılı renklere ilk kez gönül verdiğimde Brian Birch'le gelen üç yıl üst üste şampiyonluk dönemi kapanmıştı. Dolayısıyla yetişme döneminde zirvede olma duygusuna hep uzak kaldım. Kupa başarıları, Avrupa'da geçilen ilk turların dışında benim ve takımım adına zihinlere nakşolunacak kayda değer görüntüler yoktu yıllar boyu. Malum dönemin yıldızı önce Fenerbahçe, sonra da Trabzon-
spor'du. Aksi gibi ortaokul, lise, üniversite, askerlik ve iş hayatı boyunca da en yakın arkadaşlarım Sarı-Lacivertlilerdi. En çok nefret ettiğim isim neredeyse her maçta Sarı-Kırmızılı ağları yoklayan Cemil Turan'dı, öte yandan en çok saygı duyduğum isim de...
Ama 'Biz büyüdük ve kirlendi dünya'nın aksine, biz büyüdük ve başarılarla buluştu Galatasaray. Küçükken, evimizin salonunda oynattığım hayali Avrupa maçlarında finale kadar yükselttiğim ama çocuk mantığımla bile finalde kaybettirdiğim takımım, bu hayalin çok ötesine ulaşmış, Avrupa'nın iki numaralı kupasının sahibi olmuştu. Ardından Süper Kupa'ya bile uzanmıştı. Kısacası ülke futbolunun 100 yıllık makûs kaderini de değiştirmişti. Ne var ki değişen sadece Galatasaray'ın gücü değildi. Ülke gerçekleri, nesiller, gündelik ahlak, basın, televizyon, ekonomik gerçekler ve en önemlisi taraftar mentalitesi de değişmişti. Artık herkesin dilindeki ortak sözcük belliydi: Başarı. Bu sözcüğü telaffuz etmek için Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı ya da Trabzonsporlu olmaya gerek yoktu, renkler farklı, istek hep aynıydı.
Etraf nişancı dolu
İşte o mentalite, cumartesi gecesi Ali Sami Yen'de tavan yaptı. Geçen yıl onca yoksulluk ve yoksunluk içinde beklenmedik bir şampiyonlukla buluşan Sarı-Kırmızılılar, yönetime olan öfkesini Fenerbahçe nefretiyle birleştirdiler ve ortaya o çok iyi bildiğimiz görüntüler çıktı. Doğrusu klasik anlamda bir taraftar olmadım, Kadıköy'de Atkinson'un şov yaptığı 3-1'lik maçın dışında mesela Saracoğlu cehennemini, polis dayağını, karşı tarafın taarruzlarını tatmadım. Dolayısıyla Sarı-Kırmızılı klasik bir seyircinin nefretini anlamam belki mümkün ama psikolojik olarak yaşamadım. Bu açıdan onlar adına konuşamam ama bir futbolsever olarak konuşmam elbette mümkün. Hele hele Radikal gibi bir gazetenin çatısı altında çalışırken. Hem oyuna gönül vermem, hem güzelliklerini ve çirkinliklerini aynı anda yansıtmam gerekiyor. Evet, Kadıköy'de çok kötü şeyler yaşandı. Erik Gerets esprili bir şekilde 'Tebrik ederim, çok iyi nişancıymış' diyerek olayı geçiştirdi ama biliyoruz ki yapılan vahşetti. Lakin intikam hissi abartıldı ve hedef tek kişiden bütün bir sahaya yayıldı. Pet şişe ve koltuk teröründen Orhan Ak, Hakan Şükür gibi Galatasaraylı oyuncular da nasibini aldı.
Ali Sami Yen'in nişancılarına gelince; ısınma turunda da paylarını almışlardı ama Fenerbahçeli futbolcular çıkış tünelinde göründüğü anda su terörü ayyuka çıkmıştı. Ben bu noktada Galatasaraylı futbolcuların meslektaşlarına kendilerini kalkan yapmalarını bekledim ama elbette saf bir düşünceydi. Kendi taraftarının tepkisinden korkan Sarı-Kırmızılı oyuncular, ortada hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Demeye kalmadı, pet şişelerden biri Deivid'in kafasını buldu. Polisin ihmalkârlığı da aşikârdı. Sarı-Lacivertlilere o ana kadar kalkan tutmamışlardı. Kadıköy'de kendisine yapılan onca saldırıya karşın maçın devamı için ayağa kalkan Mondragon, elinde takımının havlusu, Zico'yu korumaya çalışıyordu.
Öte yandan maça gerilip gelen Hasan Şaş, sahadaki şovunu tamamladıktan sonra basın tribününün önünde, kendilerine ayrılan yerde söylenmeyi sürdürüyordu. Arada bir arkaya dönüp "Aynısını Kadıköy'de bana da yaptılar" diyordu. Basın tribününden "Tamam da aynısını mı yapmak lazım" türünden serzenişlerimize de bozuk plak gibi aynı cümlelerle cevap veriyordu: "Aynısını yaptılar." Birkaç ay önce FIFA'nın Dünya Kupası 2006 DVD'si piyasaya sürüldü. Eski kupalardan da enstantaneleri içeren jenerik bölümünde Türkiye'ye ait iki görüntü var; biri İlhan Mansız'ın Roberto Carlos'a attığı akrobatik çalım, diğeri de Hasan Şaş'ın kaleci Carlos'u avlayan golü. İşte neredeyse tek uluslarası futbol figürümüzün meselelere bakışı bu. Söz, bu noktalarda bitiyor...
Gerisini biliyorsunuz, vahşet topun oyun içinde olduğu ve olmadığı bölümlerde sürüp gitti. Hakem Bülent Demirlek, o, bize ait refleksimizi korudu ve "İş benden çıksın da" mantığıyla maçın oynanmasına izin verdi. Maça 15 dakikalık tatil verdiği noktada da bizim Cengiz (Alpman) abi espriyi patlattı: "Seyrantepe'ye kadar bu saha kapatılır."
Yeni sezona sandalye kalmadı
Neredeyse 120 dakikayı bulan mücadelenin ardından basın toplantılarının yolunu tuttum. Niyetim, oyunculuk zamanında hayran olduğum iki büyük yıldızı böylesi bir savaş ortamından sonra da görebilmekti. Ayrıca muhtemelen Gerets'in İstanbul'daki son basın toplantısıydı. Hem Belçikalı teknik adam, hem de Zico yine o filozofi duruşlarıyla toplantılarını tamamladılar. Sarı-Kırmızılıların yardımcı antrenörü Stumpf, yanımda oturan Ebru Kılıçoğlu'na olayları esprili bir dille ve tatlı Türkçesiyle özetledi: "Yeni sezonda sandalye yok burada".
Son olaylar aslında şunu gösteriyor; bu bizim kendi içinde oynadığımız bir oyun. Bu oyunun içine sadece sahadakiler değil, dışarıdakiler de dahil. Peki ama her şey bu kadar kendi içimize dönükse, niye onca parayı verip Zico'yu, Tigana'yı, Gerets'i buraya getiriyoruz, niye rezaletlerimize onları da dahil ediyoruz?
Peki bundan sonra ne olacak? Sahaların kapanması, polisiye önlemler, yöneticilerin sahte demeçleri meseleyi çözecek mi? Dün İsviçreli futbolcuları dövdük, bugün de birbirimize nefret kusuyoruz. Peki meydan hep bu vahşilere teslim mi edilecek? Çoktan teslim edildi bile; Bağış'ın (Erten) da vurguladığı gibi "Son çıkan ışıkları söndürsün." Hrant Dink'i öldüren, Malatya'da insanların boğazını kesen, Polat Alemdar'ı rol modeli olarak seçen bu toplumun, sahadaki rakibine başka türlü bakması mümkün mü?