'Bronz çağı'nı bile yaşayamadık

'Bronz çağı'nı bile yaşayamadık
'Bronz çağı'nı bile yaşayamadık

114 kişilik kafile Türkiye, Londra da düzenlenen 2012 Olimpiyatları na tarihinin en kalabalık kafilesi olan 114 sporcuyla gitti.

Türkiye büyük umutlarla katıldığı olimpiyatların ilk beş gününde bir bronz madalya dahi kazanamadı. Bunun en büyük nedeni ise sporcuların üzerindeki 'Bir an önce madalya kazanın' baskısı.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

ANALİZ

Malum ‘Olimpiyat ruhu’ denen bir şey var ve bu ruh, “Önemli olan kazanmak değil katılmaktır” şeklinde özetlenebilir. Ama biz bu toprağın sakinleri sporla ilişkimizi futbol, futbolla ilişkimizi de ‘Vur kır parçala, bu maçı kazan’ üzerinden tanımladığımız için, olimpiyata o gözle bakarız. Biraz da baktırılırız.
Oyunlara ilişkin zihnini ve ufkunu günümüzden çok yarınlara yani 2020’ye diken hükümet sürekli olarak, “Olimpiyatları düzenleme işini niye bize vermiyorsunuz?”u en üst perdeden dillendirip bir de “Bakın Londra’ya rekor katılımla gittik, orada büyük bir gövde gösterisi yapacağız. Madalyalar bizi bekliyor” türünden bir hava estirince, geride kalan beş günün sonunda (haklı olarak) “İyi de nerde madalyalar?” sorusu zihinleri tırmalamaya başladı.
İlk travma aslında sayısal alanda başlıyor. Evet, önemli olan katılmak ama 114 sporcuyla Londra’ya gitmek beklentileri de yükseltiyor elbet. Bu noktada da işte o sakat zihniyetin faturasını kesecek birilerini arıyoruz. Bu konuda kuşkusuz en masum kişiler sporcular. Çünkü onlar oyunlara dört yıldır hazırlanıyor, emekleri malum, geçmiş başarıları da... Ama sahne sırası almaya yakın yapılan onca yayın, verilen onca demeç, altı çizili onca iddialı açıklama, kuşkusuz onların psikolojilerini bozmuş durumda. Özellikle büyük beklentilerin olduğu halterden örnek vereyim. Hem yarışmanın ardı sıra, hem de bir gün sonrasında konuşan kadın haltercimiz Sibel Şimşek’i, sıradan bir sporcunun çok ötesinde Türkçeye hâkimiyeti, duygu ve düşüncelerini ifade etmekteki doluluğuyla çok takdir ettim. Yani ortada fiziksel ve mental olarak bir problem yok ama sanırım Sibel’in de altını çizdiği gibi “Haydi madalya alın, hem de bir an önce alın” baskısı, sporcularımıza bildiklerini bile unutturmuş, yemiş bitirmiş. 

Umut yine güreşte
Peki bundan sonra ne olur? Kalan süre içinde madalyalar gelir, psikolojimiz düzelir mi? ‘Garanti’ dallardan halterde ‘Sıfır’ çektik. ‘İlk altın’ı 1988’de aldığımız bu disiplinde yaşanan büyük hayal kırıklığını hangi dallar telafi eder? Kuşkusuz güreşten başka seçenek gözükmüyor, sonuçta “Ne varsa ‘Ata sporu’nda var” diyebiliriz. Atletizmde ise sporcularımız bize final heyecanı yaşatsalar bile yeterli, çünkü biz aslında bu dalın ‘Emekleme dönemi’ndeyiz ve bir an önce hızlanıp koşmak, asıl atletizmin doğasına aykırı. Belki de ‘Potanın Perileri’nin yolu uzun olacak ve madalya şansımızı onlar kovalayacak, kim bilir?
Hiç istemeyiz ama galiba en kötüsü bütün bir organizasyonu ‘Sıfır’ çekerek tamamlamak olur (bu arada küçük bir bilgi vereyim, tüm tarih boyunca en büyük başarıyı, 1948 Londra Olimpiyat Oyunları’nda elde etmiş ve eve, altısı altın, toplam 12 madalyayla dönmüşüz), ki bu 2020 Olimpiyat Oyunları isteğimizi ciddi bir travmaya dönüştürür. Yeri gelmişken bir uyarı notu da ‘Başbakanımız’a. Malum kendileri, “Çin bile bu işi yaptıysa biz hayli hayli yaparız” demişti. Acaba kendileri beşinci günün sonunda madalya tablosuna bakıp Çin’in yeri için ne diyor?
NOT: Bu arada ‘Altın madalya’ konusunda benzer bir ruh durumunu yaşayan oyunların ev sahibi ‘Büyük Britanya’, dün muradına erdi. Bir başka ‘büyük’ İspanya da düne kadar madalya kazanamamanın stresini yaşıyordu ancak sonunda onların da yüzü güldü.

Bu anlayışa son verelim artık
Dünkü Hürriyet’te yer alan bir habere göre Başbakan Erdoğan , Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’tan, 2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nda başarılı olmak için Türki Cumhuriyetleri’nden yeni yetenekli gençlerin keşfedilip Türk vatandaşı yapılarak başarıya uzanmanın yollarının aranmasını istemiş. Yani daha net bir ifadeyle “Biraz da Türkilerden devşirelim” demiş. 75 milyonluk gencecik bir nüfusun potansiyelinden elde edemediğimiz başarıyı, Sovyet Birliği’nin bıraktığı mirastan bekleyeceğiz yani. Tıpkı yıllar önce aynı geleneğin yarattığı Naim Süleymanoğlu’nu ‘Yetiştirme parası’nı Bulgarlar’a ödeyip ‘Milli forma’yı giydirdiğimiz gibi... Bütün bu çabalar her zaman olduğu gibi günü kurtarmanın ifadesi. Ne var ki bu reçetelerle ne gün, ne de spor kültürümüz kurtuluyor.