Bundan 36 yıl, 46 gün önceydi...

Kayserispor'un evinde Sivasspor'u konuk ettiği Türkiye 2. Lig beyaz grubu maçı oynandığında takvim yaprakları 17 Eylül 1967'yi gösteriyordu. Öğlende oynanan karşılaşmanın ilk yarısını ev sahibi 1-0 önde tamamlamıştı. Devre arası başlayan tahrikler sonucunda tribünler giderek gerilmeye başladı.
Haber: CENGİZ ALPMAN / Arşivi

Kayserispor'un evinde Sivasspor'u konuk ettiği Türkiye 2. Lig beyaz grubu maçı oynandığında takvim yaprakları 17 Eylül 1967'yi gösteriyordu. Öğlende oynanan karşılaşmanın ilk yarısını ev sahibi 1-0 önde tamamlamıştı. Devre arası başlayan tahrikler sonucunda tribünler giderek gerilmeye başladı. Küfür, kıyamet, taş derken kalabalık Kayserililer'le misafirler birbirine girdi. Tribünlerden kaçmak isteyen taraftarlar, açılması imkansız demir kapının önünde tıkıldı kaldı. Yaşanan feci izdiham sonucunda 38'inin Sivaslı olduğu söylenen 40 vatan evladı hayatını kaybetti. Yaralı sayısının da 300'ü geçtiği ifade edildi. Yeni deyişle 'masum' taraftarın tek suçu, stada gelip futbol maçını seyretmeye kalkışması olmuştu.
İçlerinde genci de vardı, yaşlısı da. Kimisi nişanlıydı, kimisi evli... Arkalarında yüzlerce sevenleriyle bir hiç uğruna yeşil sahada son uykularına yatmak zorunda bırakılmışlardı.
Bu vahşetin tek sorumlusu vardı: Küfür... Küfür küfürü, dolayısıyla terörü doğurur. Aradan tam 36 sene 46 gün geçti. Değişen en ufak bir şey yok. Yetkililerin ağzından palavradan başka bir şey çıkmıyor. Nasıl çıksın ki,
İnönü Stadı'nı cehenneme çeviren Bengal meşalelerini tribünlere sokturanlar onlar, Trabzon'a otobüs dolusu baltalı Zagorlar'ı nakleden yine onlar. Avni Aker'de 'futbol adam bıçaklamaktır' diye yırtınanları susturmayanlar da anlı şanlı 'kulüp idarecileri'nden başkası değil.
Yukarıda futbol terörünün tek sorumlusu olarak küfrü göstermiştim. Bu tek sanık, meşalelerin, yangın, sis bombalarının stadlarda patlamadığı eski usül vukuatta geçerliydi. Şimdi sanık sırasında küfrün hemen yanına yöneticileri de dikmek gerek. Hatta sırayı geniş tutup medyanın '12. oyuncu, cefakâr, vefakâr' diye pohpohladığı 'holigansever' kalemlerini de birincil derecede önemli sanık olarak adaletin önüne çıkarmaktan kaçınılmamalı. İşin bu bölümü genelde gözden kaçırılan, üstün körü 'ayıptır, bu kadar olmaz, yok mu buna dur diyecek' yaveleri arasında kaynayan giden bir başka medyatik holiganizmdir. Aşırı kulüp yanlısı bazı ne idüğü belirsiz medya personeli, kendilerini sık sık ceplerinden arayan holigan çetelerinin reisiyle konuşmaktan açıkça gurur duyarlar.
İnönü Stadı'nda cuma gecesi, yeni bir Heysel faciasının yaşanmasına ramak kaldı. Hatırlanacağı gibi 1985'te UEFA Kupası finalinde Heysel Stadı'nda Juventus-Liverpool, karşı karşıya gelmişti. İngiliz holiganların vahşeti sonrasında çıkan izdihamda 39 İtalyan taraftar demir parmaklıkları aşamayınca ezilerek can vermişti. Bu vahşet üzerine, UEFA'nın filan uyarısını beklemeden bizzat kraliçe ve dönemin başbakanı Demir Leydi, İngiliz kulüplerine beş yıl sınır dışına çıkma yasağı koymuştu. Bu facianın bir diğer sonucu da statlardan parmaklıkların kaldırılması yönünde gerçekleşmişti.
Heysel'den dört sene sonra, bu kez Ada'da Hillsborough'da tekrarlanan stadyum trajedisinin ardından İngiltere Ulusal Cinayet İstihbarat Servisi NCIS (National Criminal Intelligence Service), sadece holiganlarla ilgilenen özel bir 'Anti Futbol' şiddeti birimi kurdu. Ardından Taylor yasasıyla holiganlarla mücadelede polise geniş yetkiler tanıyan uygulamalarla, 'İngiliz hastalığı' denilen bu terörizme anladığı dilden acı reçeteler yazılmaya başlandı. Peki holiganlar uslandı mı? Tamamen eylemden vazgeçmeseler de sert tedbirler sonucunda, hiç değilse terör eylemlerinin yaygınlaşmasının önüne geçildi.
Türk'ün adrenali böyle yükseliyor
Avrupalı holiganlar 'adrenalin salgısını artırdığı için futbol vahşeti'ni sevdiklerini söylüyor. Bizim holiganların ise adrenalinden haberleri bile yok. Tek bildikleri çeşitli yollarla ellerine ulaştırılan Bengal meşalelerini rakip tribünlere atarak 'düşmanların cayır cayır yanmalarını' seyredebilme mutluluğunu yaşamak. Türk'ün adrenali ancak böyle yükseliyor. Benzer örnek otel yangınlarında da yaşanmadı mı!
Yine İnönü'ye dönüyoruz. önce Sarı-Kırmızılı bir avuç holigan, eski açığın eski saatinin iki yanı sıkıştırıldıkları tribünlerden Siyah-Beyazlılara meşale fırlattı. Maçın 58'inci dakikasında bu kez saldırı ters yönden gelişti. Ev sahipleri bol miktardaki meşaleleri 'düşman'a attı. Misafir oldukları için cephaneleri çabuk tükenen Cim Bomlar, atılan meşaleleri gerisin geri postalarken, 'Birinci Cihan Harbi'nin siper savaşlarının benzeri yaşandı. O sırada basın tribününün üstündeki, yöneticilere ait milyarlık localarda da ellerinde meşalelerle sırıtanlar vardı. Dağıtmak için aldıkları cephanenin bir miktarını bizzat kullanmak ihtiyacını duymuştu herhalde kaymak tabakası mensupları.
Ekrana yansıyan yakın plan çekimlerde açıkça görüldüğü gibi meşaleleri fırlatanların alayı çulsuz. Bu ateşli oyuncaklara verecek parayı bulmaları olanaksız. Yöneticiler, kendi lehlerine taraftar kiralama bedelini meşale, bedava bilet, otobüs yolculuğu yönünde kullanmaktan tümüyle vazgeçene kadar bu futbol terörü kıyasıya sürüp gidecek. İsterseniz 'Bu meşalenin suyu nereden geliyor, yoksa Barbaros seferden mi geliyor' deyin, ister 'Hoşgeldin evimize, şiir oldun dilimize Bengal meşalesi'... Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkar... İdarecikapı'ya...