Bunun adı 'kötü eğitim'

Zaman zaman futbolculara, teknik direktörlere yönelik eleştirilerde çizginin ötesine geçildiği, yapılan işten çok kişiliğin hedef alındığı, acımasızca davranıldığı doğrudur. Üstelik bu sadece Türkiye'ye özgü bir olay değildir...
Haber: AHMET ÇİĞDEM / Arşivi

Zaman zaman futbolculara, teknik direktörlere yönelik eleştirilerde çizginin ötesine geçildiği, yapılan işten çok kişiliğin hedef alındığı, acımasızca davranıldığı doğrudur. Üstelik bu sadece Türkiye'ye özgü bir olay değildir, futbolun takım sporu olarak öne çıktığı bütün toplumlarda benzer durumlara tanık olmak mümkün. Burada tabiatıyla sadece futboldan değil, kitleye yönelik revaçtaki bütün sporlardan söz etmek gerekiyor. Sadece futbolu icrâ edenlere yönelik bir tutum sayılmaz o nedenle.
Eleştiri sahiplerinin medyadan olması bir şey değiştirmiyor; çok nitelikli örnekler ortaya konulduğu gibi, genel olarak, 'aşağıdan', çaresizlik içinde 'yükselen benzerine' yönelik bir hınç ve öfke fırtınası biçiminde de gerçekleşebiliyor. Bu durumda en iyisi insanın, kendisini eleştiri nesnesinin yerine koyması, öncelikle. Sonra, başka şeyler düşünülebilir; sözgelimi, eleştiriye konu olan insanların yaptıkları işin mahiyetinden ötürü, bu eleştiriyi karşılayabilmeleri, çünkü aynı mahiyetin kendilerine toplumun geri kalanından çok daha farklı ve iyi bir hayat sunduğu olgusu gibi.
Özgüven meselesi
Şu son örnekte yenilen takım Macaristan; üstelik Malta beraberliğinden sonra gelen bir galibiyet. Ucunda kazanılmış bir şey yok. Bundan sonra yapılması gerekenlere sıkı sıkıya bağlı bir üç puan alındı ama futbolcuların bu galibiyetten sonra içine girdikleri psikoloji, sergiledikleri davranışlar, neredeyse şampiyonluk sonrası manzaralarına denk düşüyor. O kadar kızgınsan, Aime Jacquet gibi bekleyip, kupanı kaldırırken söylersin söyleyeceğini. Üstelik intikam soğuk yenilen bir yemek değil midir? Tabii şampiyonluk filan uzak ihtimal, o zaman şampiyonaya kaldıktan sonra hakkını ararsın. Kaldı ki yakın zamanda Kezman, bunun şık bir örneğini verdi. İşini yaptıktan sonra, kibarca meselesinin ne olduğunu gayet açık bir şekilde anlattı insanlara.
Fakat mesleğinde şu ya da bu biçimde öne çıkmış, şan, şöhret, para üçlüsünü arabasının ön konsoluna koymuş insanların, kendi performanslarına yönelik eleştirilerden sonra dünyaları yakması, biraz özgüvenle, onun yokluğuyla hatta, ilgili değil mi? Kendinden eminsen, eminsindir. Çıkar oynar, maçtan sonra evinin yolunu tutar, hoşlandığın şeyleri yaparsın. Eğer kinini yanında taşıyorsan, zaten o kine yenilmişsin demektir.
Bedava hizmet
Ayrıca bu kadar göz önünde işini yapmanın aslına bakılırsa, eğitici bir yanı var. Hangimiz yaptığı işten bu kadar çabuk ve dolaysız tepki alıyor? İnsan eğer yaptığı şey her neyse onu iyi yapmak gibi bir amaca sahipse, bu kadar eleştiriden işini daha kusursuz bir biçimde gerçekleştirmek için yararlanma akıllılığını gösterebilmeli bence.
Çünkü sonuçta kazançlı çıkacak olan kendisi; şan, şöhret, para konsolunu daha da geliştirebilir böylece en azından. Küçücük meselelerden devasa sorunlar çıkarmayı başarıp, pire için yorgan yakmak yerine, eğer profesyonel yardımdan da çekiniyorsa, futbolcuların, genelde sporcuların, yarım kulakla, yahut göz kenarıyla haklarındaki eleştirilerden haberdar olması ve bunlardan yararlanması gerekir. Üstelik bu hizmet kendilerine, 'bedava' sunulmaktadır. Toplumda aynı avantaja sahip insan sayısı oldukça azdır.