'Bursa'da zaman' güzel aktı

Son derece güzel bir gün. Feribota, martılar eşlik ediyor. Oyunun farkına varan yolcular, içerideki kantinden alınmış poğaçalardan kopardıkları küçük parçaları gökyüzüne doğru savuruyorlar.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Son derece güzel bir gün. Feribota, martılar eşlik ediyor. Oyunun farkına varan yolcular, içerideki kantinden alınmış poğaçalardan kopardıkları küçük parçaları gökyüzüne doğru savuruyorlar. Martılar sanki gelişine vururmuşcasına pike yapıyor ve neredeyse herbir parça, yere düşmeden midelerine gidiyor. Çok nadir de olsa düşen parçalar ise güvertedeki küçük kuşlara (ki onlara 'PAF takımı' adını takıyoruz) yem oluyor. Ertesi gün Gölcükspor'la oynayacakları maça giden Gaziosmanpaşaspor kafilesi de, geminin yolcuları arasında. Bağış'ı (Erten) tanıyor (gözün kör olsun televizyon), koyu bir muhabbete dalıyor, "Programda bizden de bahset" diyorlar.
Ben ise içeride çift kaşarlı tostların derdindeyim. Formasını giymiş Fenerbahçeli taraftar da sırada ve benden önde. "Güzelce bastır tostlara" diyor, makine başındaki çalışana. Tezgâhın başındaki arkadaş ise sesini kısarak "Yenilip de gelin" cevabını veriyor, "Ben Cim Bomluyum da. Zaten tostunuzun içine zehir attım." Fenerbahçeli arkadaş da altta kalmıyor: "Ben gece yine bu vapurla geri döneceğim. Hem daha kalabalık olacağız. O zaman görürsün sen." Latifenin güzelliğine, pasların düzgünlüğüne bakar mısınız? Onca vahşi görüntünün yanında çocukluğumuzdaki naif çekişmeleri andıran en küçük kıvılcım bile gönülleri mest etmeye yetiyor.
Mahfel'de çay molası
Çok geçmeden Bursa'ya varıyoruz. Kafileden ayrılıp küçük bir grup olarak şehrin kalbine doğru ilerliyoruz, İskender'de yemek, ardından Mahfel'de çay keyfi. Radikal Futbol'un eski yazarlarından Koray (Gürtaş), Bursa'nın güzergâhı değişen ve giderek hareketsizleşen trafiğinde, stada kolayca ulaşmanın rotasını saptıyor; Setbaşı üzerinden üst yolu kullanıyor, nihayetinde de Muradiye tarafından stada erişiyoruz.
Bursa Atatürk'ün basın tribününde ilk kez 28 Nisan 2002'de bir maç izleme şansına erişmiştim. Yine bir Bursaspor-Fenerbahçe maçıydı. Sarı-Lacivertliler, Haim Revivo'nun golüyle mücadeleyi 1-0 kazanmış, ama aynı dakikalarda Kocaelispor'u mağlup eden Galatasaray, Mircea Lucescu yönetiminde şampiyonluğa ulaşmıştı. O günkü ruh durumum, cumartesi gecesi de mevcudiyetini koruyor. Yaklaşık beş yıl sonra ikinci kez aynı yerde maç seyrederken, çocukluğumu bir kez daha hatırlamadan edemiyorum. Davutkadı Mahallesi'ndeki o küçücük evimizin salonundan görünen tepeye ve teleferiklere, yine basın tribününden yeniden göz atıyorum. Yıllar geçmiş ve ben yine aynı görüntüyle buluşmuşum. Kim bilir, belki de kısırdöngünün kısa bir tarifi bu olmalı: Kazık kadar adam olsan da, aynı noktadasın, ya da şöyle söyleyelim aynı kadrajın karşısındasın.
70'ler tadında bir maç
Maça gelince, güzellikler sahadan değil tribünlerden geliyor. Bursaspor taraftarı müthiş bir şov sunuyor. İlk yarıda futbol yok; Yeşil-Beyazlılar saldırıyor ama ısırmıyor. İkinci yarıda ise 15 dakikalık bir Fenerbahçe rüzgârı var; fark açılıyor ama oyun da tekrar ilk yarısındaki sıkıcı temposuna dönüyor. 70'lerin, 80'lerin demode maçlarını hatırlatıyor sahadaki oyun. Büyük takım zorlanmadan kazanıyor.
Atkılarıyla, flamalarıyla, sloganlarıyla ve en nihayet müthiş ıslıklarıyla herkesten rol çalan Yeşil-Beyazlı tribünler ise üçüncü golden sonra öfkesine hâkim olamıyor. Hedef başkanları Levent Kızıl. 'Fenerli başkan istemiyoruz', 'Levent-Aziz el ele, hep birlikte tribüne', 'Herkes gider, biz kalırız' en çok rağbet edilen tezahüratlar. Kızıl, sempatik bir kişilik değil. 'O İmparator değil, gerçek imparator Raşit Çetiner' diyerek Nejat Biyediç'i kırarken ya da geçen hafta Beyaz'ın sunduğu 'Biri Bana Anlatsın'da hakem Necdet Erdilek'in kafasına fırlattığı su şisesi hikâyesini pişkin pişkin aktarırken, futbolla ilişkisini de yeterince ortaya koyuyordu. 'Su şişesi su yolunda' demek istiyorum ama vazgeçiyorum. Kızıl da olsa, bu tepkiler ağır kaçıyor. Neyse, maç bitiyor, ben de Çelik Palas yönüne yollanıyorum. Kız kardeşim ve eşi birazdan almaya gelecekler...