Büyüklere hic saygı kalmadı!

Olanlar oluyor işte... Büyükler'e saygının zerresi kalmadı. Küçükler'e sevgi zaten hiç yoktu da ligin devlerine böylesine amansızca kök söktürmek de neyin nesi yani!
Haber: CENGİZ ALPMAN / Arşivi

Olanlar oluyor işte... Büyükler'e saygının zerresi kalmadı. Küçükler'e sevgi zaten hiç yoktu da ligin devlerine böylesine amansızca kök söktürmek de neyin nesi yani! Büsbütün 'Davut'la Calut' meseline döndü manzara. Biz eskiden, eskiden, su içerdik testiden tertibi. Küçükler haddini bilir, paşa paşa puanlarını verir, el öpüp üstüne bir de hayır duası alırdı. Şimdi öyle mi ya! Haşa! Aradaki fark kalktı! Motor platininin meme yapması gibi formalar birbirine yaklaştıkça yaklaşıyor. Aslında iyi de oluyor.
Rekabet, yarışma ruhu, mücadele, direnç, asla teslim olmamak gibisinden oyunu güzelleştiren unsurlar yoğunlaştıkça, Büyükler'in dışında, taytay durmaya çalışan ayaktopu sanayiimize şenlik ekleniyor. Mevzuu cuma akşamı Denizli'de açıldı. Lucescu'nun cengaverleri deplasmanda üç farkı yakalayınca, define paylaşan korsanların gafletine düşüverdiler. Horozlar da bunu fırsat bilerek başladı Karga'yı gagalamaya. Bir rekatlık daha zaman olsaydı Beşiktaş, gidecek iki puanın ardından nafile namazına duracaktı ki o kadar olur! Şampiyonlar Ligi provasına çıkan Kartal'ın tüyünü dökmeğe hazırlanan Horoz, son dakikalardaki direncini daha erkene alabilse, şeni emellerine nail olabilecekti, Siyah Beyaz gözlüklerle bakıldığında.
Centilmenliği bozan ayran
Giray Bulak'ın maçtan önce Lucescu ve kurmaylarını tebrik edip saadetler dilemesi, unutulan değerlerin yeniden canlandırılması açısından alkışa şayandı. Ne var ki 'ülkenin tel örgüsüz ilk stad'ına sahip olmakla övünen Denizliler'in hakemin kafasına ayran kutusu atmaları bu centilmenliği pisletti. Selçuk Dereli'nin dört numaralı anonsu yaptırması, taraftarları, tel örgüsüz sahalarından mahrum edeceğe benzer. Denizli'yi kümes ürünlerinin zenginliğiyle bilirdik. Şimdilerde, sahanın içine doğru, süt mamülleri ihracına da başladılar.
Rumen patron galibiyetten sonra, gevşeyen askerlerini gaza getirmek için 'Ben bu maçı kayıp hanesine yazıyorum' dedi. 16 eylülde başlayacak Lazio-Chelsea-Prag 'şeytan üçgeni' serüveninden sağ salim kurtulabilmenin hesaplarında Mircea hoca. Futbolumuzun kalemşörleri 'takımla oynama' dedikçe inadına daha fazla kurcalıyor. Ancak amacı 'medyaya rağmen' otoritesini kanıtlamak değil. 'Kadro derinliği' denilen yapılaşmayı hakkıyla gerçekleştirmek istiyor. Kulübe zenginliği, bankoya yedi kişi oturtmanın çok daha ötesinde bir prodüksiyon. Sahadaki onbirin, kenara baktığında `aman ha, bizim forma gitti gidiyor' diye kendini ateşlettirecek
kadar etkili kramponlar gerek kulübeye.
Hatırladığımca şampiyonlar Ligi'nin siftahında, dönemin en yaman futbolcularıyla donanmış Milan, finalde sakatlıklar, cezalılar yüzünden Marsilya karşısında kulübesini yeterince dolduramamış ve sahadan da 1-0 yenik ayrılmıştı. Fransız kulübünün o zamanki başkanı Bernard Tapie ve şürekasının çevirdiği dolaplar ortaya çıktığındaysa iş işten geçmişti bile.
Doğu'nun Parisi'nde tökezlemediler
Cumartesi gecesi ateşinde, Fenerbahçe son iki yıldır antrenörlerini yiyen 'korku tüneli'ndeydi. Daum'un öğrencileri mevsime kötü başlarken, aklı ekmek derdindeki İstanbul karşısında teleme peyniri gibi dökülmüştü. Hemen ardından deplasmandaki Trabzon zaferi Kanarya'yı dopingledi. Büyükler'e olan saygısını yitirmeyen üç, beş vefakâr arasında ilk sırayı alan Elazığ'ın mükrimin tutumuyla rakip kalede 7 gol birden bulan Sarı Lacivertliler, Doğu'nun Paris'ine doğru yola çıkarken endişeliydi. Haklı-haksız penaltı sonrasında geri düştüler. Tuncay'la dengeyi sağladılar. Ardından iki sezon önceki frikik golleri hatırası bir kez daha tekrarlandı.
'Ölü toptan hayat öpücüğü' adlı melodramın bu sezon yeniden sahneye konulan versiyonunda jönprömiyelik unvanı, Rapajiç-Revivo düetinden sonra bu kez Van Hooijdonk'a geçmişti. Hollanda malı bu frikik büyücüsünün performansıyla, hem tiyatronun 'box office'i, hem Kanarya'nın puantajı artacağa benzer.
Ersun Yanal, geçen sezon Büyükler'e kök söktüren isyankarların önde gideniydi. Onun Gençler'i asla kapalı futbol oynamayacaktı. Oynamadı da. Bunun bedelini de ödedi. Ne var ki Yanal'ın 'zebbaha gadan hücum' emri bu mevsimin de hit parçası olmayı sürdürecek. Pazar günü, bu aşırı dozdaki saldırı enjeksiyonu, iki farkla geri düşmesine rağmen Ankaralılar'a arayı kapattırmayı sağladı. Yanal kadar Terim de, 4-2-4 formasyonlarıyla 1958'lerin Brezilyası'nı andıran neolitik futbol hatıraları döktüler sahaya. Garrincha, Vava, Didi, Pele filan olsa anlardım da Hasan'ın katılmasıyla dörtlü forvetten nasıl medet umulur kestiremiyorum. İnsan forvet olmakla bırakın koşmayı, yürümeyi bile izzeti nefis meselesi yapar mı bu kadar ey ihvan!



Acemi ahkâmcıbaşı
Star kanalı, yayıncı kuruluşun gedikli ahkamcıbaşına rakip olarak 'Acıların
Muhtarı'nı çıkarıyor. Kanal işi aile işine benzer. Karışılmaz, aralarına girilmez. Kendi bilecekleri iş ammavelakin Muhtar'ın futbol allamesi kesilmesi, karşısındaki 'ex hakem dr'yi bile hasta etti gördüğümce. Kahvelerdeki ayak topu geyiklerinin KDV'sine bile yaklaşamayacak denli
'Afutbolik' bu Muhtar. Elifi görse korner direği sanacak kadar bilgili olduğu her cümlesinden anlaşılıyor. Süper ligimiz hakkında bilimsel izahata kalkışayım derken komikleşmeyi bırakıp, alışık olduğu 'acılı' senaryolara bir an önce dönmesini diliyorum...
Ah güzel İstanbul!
Beşiktaş'taki 'dörtte dört, aman kaleyi ört' telaşı da yok onlarda. Yaşlı görünme derdi, botokslama operasyonundan da azadeler. Defansta Uche-Saffet ikilisi, emekliliklerinin keyfini, yaşıtları ayarındaki Aykut hocayla birlikte çıkarıyor. Sakin denizde sandal sefasının huzuru içinde gibiler. Oysa içlerinde ne fırtınalar esiyor, kader yoldaşları Adanaspor gibi. Finansal fırtınaların ölümcül dalgalarına aldırmaz görünerek tıkır tıkır puanları topluyorlar. Kocaman "Gittiğimiz kadar gideriz" diyor o kadar. Güngörler, Koçolar, Çarli Yılmazlar, Ercanlar, Gökmenler, Yasinler ve daha niceleriyle ah güzel İstanbul!