Futbol, sübjektif severim seni ben

Bi Barcelona-Real Madrid maçı daha geride kaldı arkadaşlar... Maç tek golle (ama ne golle!) sona erdi... Barcelona hem de evinde yenildi ezeli rakibine...
Haber: BANU K. YELKOVAN / Arşivi

Bi Barcelona-Real Madrid maçı daha geride kaldı arkadaşlar... Maç tek golle (ama ne golle!) sona erdi... Barcelona hem de evinde yenildi ezeli rakibine... Komplo teorisi isteyenlere Real Madrid bu hakemle sekiz sezondur yenilmiyor diyelim... "Komplo teorisizinden olsun diye La Liga'yı seyrediyoruz" diyenlereyse lafımız yok...
Önümüzdeki ay FourFourTwo sayfalarında okuyabileceğiniz röportajında, "Ne zaman ki taraftarlarımız sırf Real Madrid şampiyon olamasın diye Barcelona'dan 6 yememizi alkışladılar, o zaman içimde bir şeyler koptu ve ayrılmaya karar verdim..." diyor Atletico efsanesi Fernando Torres... Ezeli rekabet insanın her şeyi ezeli rakibine endekslemesine yol açıyorsa, orada bir rekabetten çok, bir kompleks yok mudur aslında? İnsan hangi ahval ve şerait içinde kendi takımının 6 yemesini alkışlayabilir gerçekten?
Inter'in (güya) haçlı forması ağzımıza sakız olmuştu, şimdi de Allah'ın tokadı yok kategorisinden Sevilla çıktı, iyi mi? İç saha formaları, tıpkı Inter'inki gibi... Bu kuralarda nasıl İngilizler İngilizlerle, İtalyanlar İtalyanlarla eşleşemiyor, Fenerbahçe de haçlı forma giyenlerle eşleşememesin canım, olmuyor böyle, kör göze parmak...
Ben onlardan değilim...
Önceki gece Maraton'da Lig TV ekibinden bir kameramanın tartaklanmasına Şansal Büyüka sert tepki verince canlı yayına şak diye bağlanan Celalettin Cerrah, sözlerini "Türk polisi asla kimseyi dövmez" şeklinde bir vecizeyle bağladı... Yahu AB, UEFA falan yeni yeni tartışmaya başladı, stadyumlarda şiddetin önlenmesi için çokuluslu bir polisi devreye sokmayı, biz çoktan geçmişiz, haberimiz yok... Türk polisi kimseyi dövmezse, bunca yıldır statlarda bizi dövenler kim? Biri açıklasın lütfen... Hayır bilelim de, kim vurduya gitmeyelim...
Futbolu, "Bu hafta şu sakat, bu formsuz, bu takım sahasında yenilmez" çerçevesinde takip edenler var; maçları değil oranları izliyorlar, 'livescore' sitelerini televizyon heyecanlı bir maçı seyreder gibi gözlerini ayırmadan takip edebiliyorlar ki takdir ediyorum, zor bir şey bunu yapmak, ama ben onlardan değilim...
Televizyondaki maç ne olursa olsun aynı merakla izleyenler var; maçlara 'müsabaka' diyen ve genellikle 'babalar' tarafından temsil edilen bu ekol, futbol maçı olmadığında boks, güreş, yüzme, kayak, voleybol, basketbol ayırmaksızın aynı performansı gösterebiliyorlar... Ben onlardan da değilim...
'Fanatikler' var tabii... Bütün hayatını tuttuğu takıma endekslemiş halde yaşayanlar... Onlardan hiç değilim... 'Google'lar var, "Hani bi keresinde..." diye lafa başlıyorsun, senesini, sezonunu, golü hangi köşeden kimin attığını söylüyorlar... Onlardan zaten olamam, onlar uzaylı...
Ben, Eric Abidal'in Lyon sonrası Barcelona'da ne yaptığı kadar, fotoğraflarda hiç gülmediğini, Messi'nin (sanki kendisi dünya yakışıklısıymış gibi) kendisiyle 'çirkin' diye dalga geçtiğini, soyunma odasındaki dolabının üzerine Zambrotta'nın yapıştırdığı 2006 Dünya Kupası Finali fotoğrafının aralarında ne tür bir dalga konusu olduğunu, basından nefret ettiğini falan, en az sahadaki performansı kadar merak edenlerdenim...
Aynı maçı seyredip, başka şey görenler adına sübjektif sübjektif severim seni der, Feridun Düzağaç'a da yeri gelmişken aha böyle selam ederim...