Gençlerbirliği ne kadar farklı

Cevap, maalesef kocaman bir 'Hayır'dır. Yiğiter Uluğ Fanatik'teki
'Resimdeki Gözyaşları' başlıklı yazısında, Gençlerbirliği 'Oftaş' takımının, 'başarısız' bulunduğu için görevinden alınan teknik direktör Metin Diyadin'in...
Haber: AHMET ÇİĞDEM / Arşivi

Cevap, maalesef kocaman bir 'Hayır'dır. Yiğiter Uluğ Fanatik'teki
'Resimdeki Gözyaşları' başlıklı yazısında, Gençlerbirliği 'Oftaş' takımının, 'başarısız' bulunduğu için görevinden alınan teknik direktör Metin Diyadin'in vedası sırasında akan gözyaşlarının, kirlenmemiş bir futbol topluluğu bulmanın neredeyse imkânsızlığı konusunda öğreticiliğini vurgularken belirttiği üzere, artık karşımızda ne mahallenin zorbalığına ve zorbalarına direnen bir Nemecek yok belli ki. Geçmişte de böyle değildi aslında; Gençlerbirliği, İstanbul'dakiler gibi olmak isteyenler tarafından yönetilmekteydi; kulübün azıcık palazlanmasını fırsat bilerek devşirilen taraftarlar da takımın, üç büyükler örneğindeki gibi kayırılmasını, kayırılacak düzeyde güçlendirilmesini talep etmekteydiler. En son, tribünde yönetimin istifasını isteyen taraftarlara, kale arkasından göçertilen bir başka grubun muhtemelen 'istek üzerine' davul tokmaklarıyla saldırması yeterince öğreticiydi.
Bir kere unutmamamız gereken Gençlerbirliği'nde neredeyse tek başına bütün işleri yürüten İlhan Cavcav'ın eski kuşak bir futbol adamı oluşu. O kuşağın, futbolu ya da sporu nasıl algıladığı konusunda istesek de çok fazla kahramanlık hikâyeleri bulamayacağız. Bulabildiklerimiz hemen her takım için, mesela Eskişehirspor ya da Adana Demirspor gibi örneklerde daha da baskın olmak üzere, geçerli hikâyeler. Bunlar dar zamanlarda, yoklukta, işi kotarabilmiş olmanın becerikliliğini yansıtıyorlar. İtiraf etmek gerekir ki, Göztepe'nin kulüp ve camia folkloru çok az takım için söz konusu.
Yabancılar hep isabetli miydi?
Cavcav'ın yerli ve yabancı transferler konusunda, 'ucuza alıp pahalıya satması' niteliği ise, astarı yüzüne denk gelmeyen bir keyfiyet. Geremi, Khuse, Kona, Mosheou gibi örnekler var ama şimdi adları ve sayıları hatırlanamayacak kadar fazla kötü tercihler de söz konusu. Son dönemden Tomasz Zdebel ve Josip Skoko ise, aslında yetenekli fakat hiç de ucuz olmayan futbolcular. Ayrıca Gençlerbirliği'nin yakın zamanlardaki sicilinde, Skoko'yu gönderip Ayman'ı takımda tutmak, Ayman ve Risp'i gönderip yerlerine sanırım antrenmanda bile oynatılması zor iki Brezilyalıyı (Sandro ve Tozo) getirmek gibi anlaşılması zor kararlar da mevcut. Ayrıca şu Oftaş örneğinde, basit bir yönetmelik ilkesini bilmemek, geç bilmek gibi, sinekten yağ çıkarma zihniyetinin yapmayacağı bir yanlışa imza atan da aynı zihniyet.
Özetle, Gençlerbirliği'ni, futbolumuzda sürüp giden çürümeye ve yozlaşmaya mağlup olan bir başka camia olarak yorumlamak pek olgularla bağdaşmıyor. Hakikaten bu yorumu destekleyecek çok az somut gelişme var. Gençlerbirliği'ni farklı kılan, yeni bir taraftar kitlesinin, kulübün yoksulluk günlerinden kalma futbolu ve takımı seven bir yaşlılar kuşağıyla iletişiminin sonucu olan heyecanıydı. İlhan Cavcav son zamanlardaki tutumuyla bu heyecanı da ortadan kaldırdı. Oftaş'ın başına gelenlere bu bakımdan şaşırmamak gerek. Her şeye rağmen futbolu sevmek isteyen bizler içinse, şaşıracak çok az şey kaldı zaten. Eh, zaten biliyoruz; burası Türkiye, burdan çıkış yok!